|
1- Küllî ve Cüz'î irade ne
demektir, açıklar mısınız?
İrade: istemek,
dilemek, seçmek, iki veya daha çok alternatiflerden birine karar vermek
demektir.
Allahu Teala'nın
"irade" sıfatı vardır. Allahu Teala'nın iradesi demek, Allah'ın,
mümkinattan her birini, sonsuz hallerden ve vakitlerden birine tayin ve tahsis
buyurması demektir.
Burada geçen
"mümkinat"tan maksat, olmasını veya olmamasını, varlığını veya
yokluğunu aklın caiz gördüğü şeylerdir. İşte bu şeylerin varlığına veya
yokluğuna, olmasına veya olmamasına karar vermek Allahu Teala'nın iradesini
ilgilendiren bir husustur; buna karar vermek Allah'ın işidir. Bu kararın
kaynağı da Allah'ın "irade" sıfatıdır. Bu iradeye "irade-i
ilahiyye=ilahî irade" denir.
Bir de Allah'ın
kullarına verdiği bir "irade" vardır ki, kul, kendisini ilgilendiren,
kendi yaptığı işlerde bu iradesini kullanarak karar verir. İşte irade-i
külliyye ve irade-i cüz'iyye terimleri, kula ait olan bu irade ile ilgilidir.
Şöyle ki:
Kulda bi'l-kuvve
mevcut olan irade gücüne "küllî irade" denir. Bu irade kullanılmaya hazır
olan, ancak henüz kullanılmayan "potansiyel irade" demektir. Bu
durumdaki iradenin herhangi bir olaya yönelme, herhangi bir şeyin olmasına veya
olmamasına karar verme gibi bir işlevi yoktur; yani bu irade, insanın fiilen
kullanmadığı bir iradedir. Dolayısıyla insan, kullanmadığı böyle bir iradeden
sorumlu da değildir.
Cüz'î irade ise,
küllî iradenin, başka bir ifade ile irade gücünün kullanılmasıdır; yani
herhangi bir şeyin yapılması veya yapılmaması şıklarından birinin tercihidir.
İşte insanı sorumlu kılan, bu iradedir. Şayet insan küllî iradesini, cüz'î
irade haline getirirse, yani, irade gücünü kullanarak herhangi bir şeye karar
verirse ve verdiği bu kararın gereğini yaparsa, işte insan bu yaptığından
dolayı sevap veya günah kazanır; yaptığı Allah'ın rızasına uygunsa mükafat
görür; değilse ceza görür.
Bir de bu
terimlere benzer "kudret-i külliyye" ve "kudret-i cüz'iyye"
terimleri vardır ve bunlar da insandaki "kudret" sıfatıyla ilgilidir.
Bunlardan "kudret-i külliyye" insandaki potansiyel kudret sıfatını,
yani bu sıfatın herhangi bir olaya yönelmemiş, ortaya çıkmamış halini, kudret-i
cüz'iyye de bu kudret sıfatının herhangi bir olayda kullanılma durumunu ifade
eder.
2- Ecel nedir? Ömür kısalır
ya da uzar mı?
Ecel, kelime olarak mutlak vakit, bir şeyin müddeti veya bir şeyin
müddetinin sonu anlamındadır. Daha sonra bu kelime insan ömrünün sonu anlamında
kullanılmış ve bu manada meşhur olmuştur. Ecel hayatın son bulması ve ölümün
gerçekleştiği zamandır. Bu anlamı ile her canlı için tek bir ecel vardır. Bu
ecel Allah'ın kaza ve takdiriyle olup, asla değişmez. Belirlenen ecel,
vaktinden ne önce gelebilir ne de o vakitten sonraya kalabilir. Bu hususla
ilgili Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır. "Her ümmetin takdir edilmiş
bir eceli vardır.
Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri
giderler." (Yunus suresi, ayet: 49)
Ehli
Sünnetin
görüşüne göre öldürülen kişi kendi
eceliyle ölmüştür. Katilin öldürmesi ile o
kişinin eceli değişmiş ve ömrü kısalmış olmaz. Ecel, hayatın
tereddütsüz ve
kesin olarak son bulduğu zamandır. Katilin mes'ul olması, Allah'ın
kesin olarak
yasakladığı cana kıyma yasağını işlemiş olmasındandır.
3- Son nefeste yapılan tevbe
makbul müdür?
Bütün günahlardan tevbe etmek ve tevbeyi geciktirmemek gerekir. Fakat
tevbe kapısı, can boğaza gelinceye kadar açıktır. Bu konuda Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz: "Bir kul can çekişmeye başlamadıkça Allahu Teala onun
tevbesini kabul eder" buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerif, ruhu boğazına
gelmeden, can çekişmeye başlamadan kulun tevbesinin kabul olunacağını
bildirmektedır, Aksi takdirde can boğaza gelip, hayattan ümit kesilip ahiret
ahvalinin görülmeğe başlandığı zaman, yapılan tevbe ise geçerli değildir. Bu
hususta Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Kötülükleri
yapıp yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca: "Ben şimdi tevbe ettim"
diyenler ile kafir olarak ölünler için (kabul edilecek) tevbe yoktur. Onlar
için acıklı bir azap hazırladık." (Nisa, 18)
4- Tecdidi iman ve nikah ne
zaman lazımdır?
Dinden olduğu
kesinlikle bilinen şeylerden birini inkar veya dini hükümleri alaya almak;
dine, imana sövmek... gibi küfrü gerektiren söz ve davranışlarda bulunmadıkça
"tecdid-i iman ve tecdid-i nikah" gerekmez.
Bir Müslüman,
Allah korusun, küfrü gerektiren bir davranışta bulunursa, tevbe istiğfar ederek
imanını ve evli ise nikahını yenilemesi gerekir.
5- Şefaat var mıdır? Nerede
ve nasıl olacaktır?
Şefaat, suçlu
veya yardıma muhtaç veya iyiliğe layık olanlar hakkında af, iyilik ve lutuf
ricasında bulunmak demektir.
Ahirette şefaatın
varlığı, ayet ve tevatüre varan sahih hadis-i şeriflerle sabittir. (El-Bakara,
123; Taha, 109; Sebe, 23; Gafir, 18; Muharnmed, 19; Müddessir, 48 ve daha bazı
ayetler.)
Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz'in kıyamet gününde, bütün mahşer halkının, mahşer yerinin
şiddet ve dehşetinden kurtulması ve bir an evvel hesabın kolayca görülmesi için
büyük ve umumî şefaatı vardır. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in bu büyük
şefaatından başka, azabı haketmiş bazı mü'minlerin cehennemden kurtulması, bazı
mü'minlerin hesaba çekilmeden cennete girmesi, cennete giren mü'minlerin
derecelerinin yükseltilmesi gibi şefaatleri de olacaktır. Bu şefaatlardan en
fazla istifade edeceklerin de kamil ve muhlis mü'minler olduğunda şüphe yoktur.
Mahşerden sonra
da her peygambere Cenab-ı Hak tarafından kendi ümmeti hakkında şefaat izni
verileceği gibi şehitlerin ve salih kişilerin de şefaat etmelerine izin
verilecektir. Fiilen cehenneme girmiş günahkarların cehennemden çıkarılması
için Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in şefaatı olacağı gibi bazı ehl-i
cennetin de şefaatleri olacaktır.
6- İslam'ın bazı şartlarını
yerine getirmeyene kafir denir mi?
Ehl-i Sünnet
inancına göre, amel imandan cüz değildir. Bu itibarla, dinden olduğu kesinlikle
bilinen hükümlerin aslını inkar etmemek şartı ile, bir kimsenin dinî hükümlere
riayet etmemesi, onu din sınırları dışına çıkarmasa da şüphesiz, dinin emir ve
yasaklarına uymayan bu kişi günahkar olur. Günahı karşılığında tevbe etmez veya
Allah Teala meccanen affetmezse cezasını çeker.
7- Kabir azabı var mıdır? Nasıl izah edile-bilir? Öldükten sonra ruhun
durumu?
Kabir azabı
vardır ve haktır. Buna delalet eden ayetler olduğu gibi tevatür derecesine
varan hadis-i şerifler de vardır. (İbrahim Süresi, 27; Taha Suresi, 24;Mü'min
Suresi, 46)
Kabir hayatı ve kabir azabı sözü ile, cesedin defnedildiği yer ve bu
yerde gördüğü azab kasdedilmez. Bundan maksat, ölümden sonra mahşerde tekrar
dirilişe kadar geçecek zaman içindeki mutlu bir hayat veya azaptır. Her ölü,
ister bir kabre defnedilsin, ister denizlerin derinliklerinde kaybolup gitsin,
isterse hayvanlar tarafından parçalanıp yenilsin, mut'aka ya nimetler içinde
olacak veya azab görecektir. Kafirler ve asî olan bazı mü'minler azab
görecekler; salih mü'minler ise Allah Teala'nın dilediği şekilde nimet içinde
bulunacaklardır. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de "Allah yolunda öldürülenleri
sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler. Allah'ın lutuf ve kereminden
kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar
olmaktadırlar." (Al-i imran, 169) ayeti ile Nuh kavmi hakkındaki:
"Onlar, günahları yüzünden suda boğuldular, ardından da ateşe
sokuldular..." (Nuh Suresi, 25) anlamındaki ayetler birer delil teşkil
etmektedir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de; "Kabir ya cennet
bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur" diye
buyurmuşlardır.
Kabir azabı hem
ruha, hem de cesede her ikisine beraber yapılacaktır. Çünkü ölen insanın
ruhunun, kabirdeki cesediyle ilişkili olacağı sahih hadîslerde
belirtilmektedir. Nitekim insanın uyku halinde gördüğü güzel veya korkunç
rüyalar bunu açıklamaktadır. İnsan korkulu rüya görünce elem; İyi rüya görünce
de zevk duyuyor. Halbuki bu acı veya tatlı rüyayı görenlerin yanında
bulunanlar, onların ne acılarına ve ne de zevklerine muttali olabiliyorlar. İşte
bunun gibi ölüler de kabirlerinde ya büyük bir neşe ve zevk içindedirler, ya da
çeşit çeşit azaplara maruz kalıyorlar. Fakat biz onların bu hallerine muttali
olamıyoruz.
8- Sürekli olarak kocasının ağzına küfreden bir kadının dini nikahı ne
olur?
İnsan, "Eşref-i mahlukat", yani yaratılmışların en şereflisi
olarak yaratılmıştır. Dinimiz, insanların hem maddî, hem manevî yapısına
tecavüz etmeyi günah saymıştır. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de insana verdiği
nimetleri sayarken: "Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik
mi?" (El-Beled, 8, 9, 10) buyurarak, bu uzuvların önemini belirtmiştir. Bu
itibarla insana ve onun uzuvlarına yakışıksız sözlerle hakaret etmek, büyük
vebali muciptir. .
İslam alimleri Müslümanların ağzı şehadet kelimesinin mahalli olması
itibariyle, Müslüman’ın ağzına söven kişinin imanla ilişkisinin kesileceğini,
hemen tevbe edip imanını yenilemesini ve kelime-i şehadeti getirmesi
gerektiğini söylemişlerdir. (Bkz. Damad C. l, s. 705) Şüphesiz bu durum, niyet
ve maksada göre değişir. Niyet, kişinin dinine imanına sövmek olmadığı
takdirde, küfür de söz konusu olmaz. Bu takdirde nikaha da bir zarar gelmez.
Şüphesiz, maksat, dine ve imana sövmek olmasa da, bu tür çirkin sözler
söylemenin vebali ağırdır.
9- Avrupa'da işçi olabilmek için, Müslüman olmadığını söyleyen bir
Müslüman dinden çıkar mı?
Bir zaruret
olmadıkça küfrü yani dinden çıkmayı gerektiren ifadelerin telaffuzu halinde
dinden çıkılmış olur. Bu şekilde dinden çıkan kişinin, dini hükümlere göre,
eşiyle aralarındaki nikah bağı da kopar.
Ancak, zorlanarak küfrü gerektiren sözleri söylemek zorunda kalan
kişiler, bu hükmün dışındadırlar. Nitekim Kur'an-ı Kerim Nahl süresi 106.
ayetinde: "İmandan sonra Allah'a karşı küfre saparak, -kalbi imanla
mutmain olduğu halde zorlananlar hariç-, küfre sinesini açan kimseler üstüne
muhakkak ki, Allah'tan bir gazap iner ve kendilerine büyük bir azap
vardır" buyurulmuştur.
Ayetin manasıyla
uyum içinde olan bir hadisinde Peygamber (S.A.V.): "Ümmetimden hata ve
unutmak veya zorlama sonucu vuku bulacak günahlar affolunmuştur"
buyurmuştur.
Ayetten ve
hadisten anlaşılan, küfrü gerektiren sözlerin isteyerek bilinçle söylenmesi
halinde dinden çıkılacağı, ancak, kalbi imanla dolu olduğu halde zor ve baskı
sonucu bu tür sözleri söyleyenin dinden çıkmayacağıdır.
Zorlama, fıkıh
dilinde: Bir kimseyi tehdit ve korkutma ile rızası olmaksızın bir sözü
söylemeye veya bir işi işlemeye mecbur bırakmaktır. Zorla-yanın, o işi
yaptırmaya muktedir olması da şart koşulmuştur.
Avrupa'da işçi
olabilmek maksadıyle, Müslüman olmadığını söylemekte zorlama ile ilgili
hükümler mevcut olmadığından bu sözlerin söylenmesi caiz değildir. Zira bu kişi
kendi irade ve seçeneğiyle bu sözleri söylediğinden imanı hafife atmış ve
böylece dinden çıkmış olur.
10- Tevbesi olmayan günah var mıdır?
İslam; itikad,
ibadet ve muamelattan oluşur. itikat kısmının ihlali küfrü, diğerlerinin ihlali
ise günahı gerektirir.
Kişi kafir olmadıkça günah işlemekle dinden çıkmaz. Küfür dışında günah
işleyen kişi, ne kafir ne de münafık olur, imandan çıkmaz. Bu nedenle tevbesi
olmayan günah yoktur. Cenab-ı Allah "Ey iman edenler, samimi bir tevbe ile
Allah'a dönün" (Tahrim, 66/8) buyurarak günah işledikleri halde kişilere
iman kelimesiyle hitap etmiştir. Ancak, haramları ve helalları yalanlayıp inkar
etmemek gerekir.
Tevbe etmekle kul
hakkının sorumluluğundan kurtulunmaz. Bunun için hak sahibinin hakkını ödemek
ve helallaşmak gerekir.
11- Hangi suçlar büyük günahlardandır?
Çeşitli hadis-i
şeriflerde anaya-babaya asi olmak, yalan yere şahitlik yapmak, yalan yere yemin
etmek, haksız yere adam öldürmek, cephe-den kaçmak, sihirbazlık yapmak, yetim
malı yemek, içki içmek ve peygamberin (S.A.V.) söylemediğini ona isnad etmek
gibi günahlar büyük günahlardan sayılmıştır. Bazı alimler bu tür büyük
günahların kırk'a kadar ulaşacağını beyan etmişlerdir.
Ehli
sünnetin
görüşüne göre, ister büyük, ister
küçük olsun, günah ve masiyet, Allah'a şirk
koşulmadıkça kişiyi imandan çıkarmaz. Bu günahları
isteyenlerin affedilmesi
Allah'ın meşietine bağlıdır. Diterse affeder veya suçları kadar
ceza gördükten
sonra cennete girerler. Bu günahları işlerken ölenler,
haramları helal,
helalları haram itikat etmedilerse büyük günah işlemiş
olurlar; fakat dinden
çıkmazlar.
12- Gaybten haber vermek, gelecekten ve olacaktan haber vermek doğru
mudur?
Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de mealen:
"De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse gaybı bilmez..."
(Nemi: 65) buyurulmuştur. Rasul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz de: "Kahin ve
falcıya (gaybten haber veren kişiye) inanan kimsenin kırk gün namazı kabul
olmaz" (Riyazü's-Salihin Tercemesi, 3/219, Hadis No: 1701) "Ona
inanan kişi bana indirileni (kitabı ve vahyi) inkar etmiş olur" (Müsned-i
Ahmed b. Hanbel, 21 429 ve 4/66) buyurmuştur. Bu itibarla çeşitli akıl dışı
işlemlerle gelecekteki olaylar hakkında olumlu veya olumsuz haber vermek
iddiasına kalkışmak ve bunlara inanmak haramdır.
13- Çocuk iken ölen Müslüman çocukları ile gayri müslim çocukları
ahirette aynı durumda mıdırlar?
İnsan dünyada hakiki şahsiyeti haiz olabilmek için bir takım dönemlerden
geçmektedir. İnsan sağ olarak doğmakla dünyadaki şahsiyeti başlar. Sonra hak
edinme ve bu haklardan istifade etme ehliyetini elde eder. Rüşt yaşına erince
Allah'a iman ve dini hükümlere uymak ve uygulamakla yükümlü olur. Ancak, büluğ
yani teklif çağına gelmeden vefat eden çocuklar, günahsız sayıldıklarından
dolayı ahirette sual olunmazlar ve cennete girerler. Gayri müslim çocukları
konusunda İslam bilginleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Doğru olan,
bunların da Müslümanların çocukları hükmünde olmalarıdır. Zira onlar da İslam
fıtratı üzerine doğmuş olup, erginlik çağına gelmeden öldükleri için
günahsızdırlar. Bu yüzden onlar da kabir sualinden muaf olup, cennete girerler.
Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine
doğar. Ancak anne ve babası daha sonra kendi durumlarına göre onları ya Yahudi,
ya Hıristiyan, ya da mecusî yaparlar."
14- Hıristiyan ve Yahudilerin mü'minleri cennete girecek mi?
Hz. Muhammed
(S.A.V.) Efendimiz'in peygamber olarak gönderilmesinden sonra, bütün insanların
ve bilhassa Yahudi ve Hıristiyanların kendi dinî kitapları gereğince Hz.
Muhammed (S.A.V.)'in Peygamberliğini tasdik edip İslam'ı kabul etmeleri
gerekir. Aksi takdirde kendi kitaplarını, dinlerini de inkar etmiş olurlar. Bu
itibarla Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in O'nun kulu ve elçisi
olduğuna ve Kur'an-ı Kerim'deki bütün esaslara, olduğu gibi iman etmeyen hiç
bir kimse İslam inancına göre cennete giremez.
15- Büyük ve küçük günahlar hangileridîr? Bunlar nasıl affolunurlar?
Küçük
ve büyük
günahların mahiyeti ve büyük günahların sayısı
konusunda, İslam bilginleri
arasında görüş ayrılıkları vardır. Bazı bilginler, ayet-i
kerime ve hadis-i
şeriflerde, büyük suç olduğu beyan edilen fiiller
büyük günahtır,
demişlerdir.-Bazı bilginler ise, ayet ve hadis-i şeriflerde (namaz
kılmamak,
zekat vermemek gibi) hakkında tehdit ve azap bildirilen şeyler
büyük
günahlardandır, demişlerdir. Bir hadis-i şerifte ise, tevbe
edilmeyip, ısrarla
işlenen küçük günahların da büyük
günaha dönüşeceği, ifade buyrulmuştur. Gerçek
şu ki;
büyük ve küçük günah izafi terimlerdir. Nitekim sevaplar da böyledir.
Daha büyüğü ile karşılaştırılan her şey küçüktür. Daha küçüğü ile
karşılaştırılan bir şey ise, karşılaştırıldığı şeye göre büyüktür. Bu itibarla
aynı günah, kendinden küçüğü ile mukayese edilirse, büyük sayılır; kendisinden
büyüğü ile mukayese edilince de küçük olur. Mutlak ve en büyük günah, şirk ve
küfürdür. Ondan büyük günah yoktur. Hadis-i şeriflerde büyük olduğu belirtilen
günahlar: Allah'a şirk koşmak, cana kıymak, sihir yapmak, faizcilik yapmak,
yetim malı yemek, zina yapmak, yalan
olarak zina
suçlamasında bulunmak, savaştan kaçmak, hırsızlık yapmak, içki kullanmak,
yalancı şahitlik yapmak, yalan yere yemin etmek, başka-sının malını
gasbetmek... gibi tiil ve davranışlardır. Büyük günahlardan dolayı Allah
affetmez ise kul azap görür. Küçük günahlardan dolayı da kulun azap görmesi
ehli sünnet görüşüne göre caiz görülmüştür.
Allah'a şirk
koşmak dışındaki tüm günahların şartlarına uygun olarak tevbe edilmesi halinde
affedileceği bildirilmiştir. Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahlan
bağışlar."(Zümer, 53).
"Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçı-nırsanız sizin, küçük
günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız."(Nisa, 31)
16- Madem ki Hz. İsa sağdır, İncil de haktır, o halde yeni bir
peygambere ihtiyaç var mıydı?
Allahu Teala
Kur'an-ı Kerim'de 'Ve Allah elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri
yüzünden (onları lanetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat
(öldürdükleri kişi) onlara isa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler
bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında
hiç bir sağlam bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah
onu (isa'yı) kendi katına yükseltti. Allah ve izzet ve hikmet sahibidir."
(Nisa, 157-158) buyurmak suretiyle Hz. İsa'yı kendi katına yükselterek
yahudilerin onu öldüremediklerini beyan buyurmaktadır. Görüldüğü üzere, ayet-i
kerimede Hz. İsa'nın sağ olduğu söylenmiyor, Onu Yahudilerin öldüremediği
belirtiliyor.
İslam
bilginlerinin çoğunluğuna göre Allahu Teala onu manevi semalardaki özel yerine
yükseltmiştir. Bazı İslam bilginlerine göre ise Allahu Teala onu yahudilerden
korumuş, yahudiler onu öldürememiş, fakat eceli gelip vefat ettirmiş ve ruhunu
ref’etmiştir. Bu itibarla Hz. İsa'yı, bedenen veya ruhen Allah kendi katına
yükseltmiştir.
Biz Müslümanlar
Allah'ın peygamberlerine ve onlara indirilen suhuf ve kitapların hepsine
inanırız. Allah'ın peygamberlerine gönderdiği kitaplar dört tanedir, bunlar Hz.
Musa'ya indirilen Tevrat, Hz. Davud'a indirilen Zebur, Hz. İsa'ya indirilen
İncil ve son peygamber Hz. Muhammed'e
indirilen Kur'an-ı Kerim'dir.
Ancak, Hz.
Peygamber'den önceki peygamberler ve kendilerine indirilen kitaplar belli ve
hususi bir kavme ve belirli bir zaman için gönderilmişlerdir. Bu itibarla bu
kitapların hükümleri de belirli kavim ve muayyen bir zaman için geçerlidir. Hz.
Peygamber'in peygamberliği ise hususi olma yıp umumidir. Bütün insanlığa
gönderilmiştir. Tebliğ etmiş olduğu dinin hükümleri, umumi ve kıyamete kadar
devam edecektir. Bu itibarla Hz. Peygamber'in din ve şeriatı, kendisinden evvel
geçen şeriatlerin Tevrat ve İncil'in hükümlerini kaldırmıştır. Ayrıca bugün
elde bulunan Tevrat, İncil, indirildiği şekliyle muhafaza edilmiş değildir.
Halen Hıristiyanların elinde bulunan ve "Ahd-i Cedid" adını taşıyan
kitaplar, Hz. İsa'ya Allah tarafından indirilen İncil değildir. Bu Ahd-i Cedid
mecmuası içinde yazarların isimlerine göre adlandırılan dört incil vardır.
Bunlar, Hz. İsa'dan en aşağı yarım asır sonra yazılmıştır ve muhtevaları da
birbirinden farklıdır. Bu itibarla; bugün elde bulunan Tevrat, İncil ve Zebur'u
Allah'ın peygamberlerine indirdiği ilahî kitaplar olarak kabul edemeyiz.
Avrupalı yazar ve ilim adamlarının ileri gelenleri de bu kitapların asıl
mukaddes ve ilahî kitaplar olmadığını itiraf etmektedirler. Semavî kitaplar
içinde her yönden tağyir ve tahriften uzak, indiği gibi muhafaza edilen ve kıyamete
kadar da muhafazası Allahu Teala tarafından garanti altına alınmış olan yegane
ilahî kitap, Kur'an-ı Kerim'dir.
17- İslam'da büyü var mıdır? Varsa nasıl korunmalıyız?
Büyü veya sihir,
bir takım acaip işler vasıtasıyla, başkaları üzerinde tesirler meydana
getirmektir. Sihrin gözbağcılık denilen gerçek olmayan çeşitleri yanında,
gerçek netice ve etkileri olan çeşitleri de vardır.
Ancak,, mahiyeti
ve nasıl etki yaptığı bilinememektedir. İslam dini, sihri inkar etmemiş;
fakat itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kötüye
kullanıldığı ve kontrolü mümkün olmadığı için yasaklamıştır. Kur'an-ı Kerim'de:
"Sihir-bazın felah bulmayacağı" (Taha, 69) beyan buyurulmuştur. Sihir
ve büyüye karşı korunmak için, Allah'a sığınmak ve muavvizeteyn denilen Felak ve
Nas sürelerini okumak tavsiye edilir.
18- Falcılık nedir? Falcıya inanmak caiz midir?
İnsanın güzel bir
olayla veya sözle karşılaştığında iyimserliğe; kötü bir hal ile karşılaştığında
ise kötümserliğe kapılması, yaratılıştan gelen fıtrî bir hadisedir. Ancak,
iyimserlik ve kötümserliğe kapılarak bu gibi hallerin tesiri altında kalmak
kişiyi evhama sevk edeceğinden kötü sonuçlar doğurabilir.
Arapçadaki
"F-E-L" kökünden olan fal sözcüğü iyimserlik ve iyiye yorma manasına
gelmektedir. Hayırlı ve hayra teşvik edici sözler de bu kabil-dendir. Bu
manadaki fal için peygamberimiz:
"İslam'da
uğursuzluk yoktur. Ancak fal'ı (iyi sözü) beğenmekteyim" buyurmuştur.
Görüldüğü üzere bir şeyi uğursuz saymak onun etkisinde kalmak yersiz ve
dayanaksızdır. Bilakis ümitvar olmak Allah'a güvenip O'ndan güç alarak
hayatımızı değerlendirmek her Müslümanın görevidir.
Günümüzde halk
arasında fai diye ifade edilen ve kahve fincanı veya bir takım şeylere bakarak
kişinin geleceği ile ilgili hususlarda hükümler çıkarmak yanlıştır, dinimizde
yeri yoktur.
Günümüzdeki
manası ile fal, cahiliyet döneminde müşriklerin uyguladıkları oklarla nasibini
tespit etmek ve gelecekle ilgili bilgiler aktarmaktır ki, bunu yapmak ve ona
inanmak dinen caiz değildir.
19- Mezhepler niçin ortaya
çıkmıştır? Bunlarsız olmaz mı?
Mezhep; gidilecek
yol, benimsenen metod, usuI ve görüş demektir. Dinde mezhep, herhangi bir İslam
müctehidinin Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden ilmî metodlarla çıkardığı
hükümlerdir.
Her Müslümanın
dinî meseleleri doğrudan doğruya asıl kaynak olan Kur'an-ı Kerim ve sünnetten
öğrenmesi mümkün değildir. Bunu ancak kendilerini dini ilimlere verip, ihtisas
sahibi olan müctehid bilginler yapabilirler. Bundan dolayı halk, bölgelerinde
yetişen bu müctehid bilginleri açıklamalarını, görüşlerini benimseyip onlara
uymuşlardır. Bir müctehidin ictihad ve açıklamaları, geniş halk tabakaları
tarafından benimsenince. kendiliğinden o bilginin adıyla bir fıkıh mezhebi
ortaya çıkmış oluyor. Sahabeden sonra, Tabiîler ve onlardan sonra gelen
devirlerde bir çok müctehid imamlar yetişmiş ve böylece bir çok fıkıh
mezhepleri ortaya çıkmıştır. Fakat zamanla bu mezheplerin çoğunun mensubu
kalmamış ancak dört mezhep hükümlerinin uygulaması devam edegelmiştir.
20- Müslüman birisinin mutlaka bir tarikata girmesi "emir'e"
bir "şeyh'e" biat etmesi şart mıdır? Bu hususu açıklar mısınız?
Tarikat, hakka
ermek için tutulan bir takım kuralları ve zikir yöntemleri bulunan yol
anlamınadır. Bu alanla ilgilenen Müslümanlara saflık ve duruluk anlamına gelen
sufi denile gelmiştir. İlk sufiler kendilerinden tecrübeli ve yaşlı üstadlardan
geniş ölçüde faydalanmakla beraber, belli bir tarikat kurmamışlardır.
Görüşlerini ve manevi tecrübelerini sohbet yoluyla çevrelerinde toplananlara
aktara gelmişlerdir.
Tarikatlar 6-7.
asırlarda ortaya çıkmış, zamanla kurumsallaşmışlardır. Tarikatlarda herkes
kendi meşrebine, ruh yapısına, dünya görüşüne ve manevi zevkine göre bir yol
tutar.
Bir tarikata
intisab etmek gerekli midir?
İnsan, dinî ve
hukukî emirlere karşı mükellef olabilmesi için bir kaç devreden geçer. Bu
devreler, cenin, çocukluk, temyiz yaşı ve rüşd devreleridir. Buluğ çağına eren
ve reşid olan her Müslüman dinî mükellefiyetlerine hiç aracı olmadan kendisi
muhatap olur. Zira dinî nasslar mükellef bulunan her Müslüman’a dolaysız olarak
yöneliktir. Bu manadan olmak üzere
Peygamberimiz (S.A.V.) İslam'da ruhbanlığın olmadığını bildirmiştir.
Allah
Peygamberimize dini insanlara iletme, tebliğ etme ve öğretme görevi vermiş,
kulların iman edip etmemelerinin bile onun yetkisinde olmadığını bildirmiştir.
Din bilginleri, tebliğciler, şeyhler ve bu yolda emek verenlerin rolü de, dini
ve güzel ahlakı öğretmek ve Müslümanlara bu alanda kılavuz olmaktan ileri
geçmez.
Kendisini şeyh
olarak sunan kişi, etrafındaki Müslümanlara dini doğru şekilde öğretmeli,
kendisinin ancak dini öğreten tebliğ eden ve çevresindekilere yardımcı olan bir
kişi olarak bildirmelidir. Bu faaliyetlerinde rehberi ve önderi Kitap ve sahih
sünnet olmalıdır. Bu iki kaynağa ters düşen gelişmelere sebebiyet vermemelidir.
Son yıllarda
tarikat adına meydana gelen dinin tasvip etmediği gelişmelere çokça rastlamak
mümkündür. Bu gelişmeleri gözönünde bulundurarak şunları söylemek gereklidir.
Tarikat uygun
tanımıyla alim ve kamil bir mürşidin denetiminde ibadet ve zikir yoluna
koyularak İslam'da tevhid hakikatine ulaşmak için tutulan kulluk çizgisidir.
Tarikat imamları kendi adlarına birer tarikat kurmamışlar bu çalışmalarını
guruplaşmalara götürecek bir faaliyet olarak da sunmamışlardır. Ancak,
kendilerinden sonra gelen müridler o imamların süluk ettikleri yoldan
gittiklerinden bu yol o imamlara (şeyh) nisbet edilmiştir. Bu itibarla,
Müslüman için asıl olan, inanmak, ibadet ve muamelat esaslarını ihtiva eden ve
Allah tarafından peygambere vahyedilerek insanlara bildirilen hükümlerin tümüne
bağlı kalmaktır. Hiçbir Müslüman’ın herhangi bir tarikate girmek gibi bir dini
yükümlülüğü yoktur.
21- İslam'da rabıta var mıdır? İzah eder misiniz?
Rabıta Arapça
"Rabata" kökünden türemiştir. Müslümanların birbirlerine bağlılığını,
Allah yolunda sabretmelerini ve bekçilik yapmalarını ifade eder. Daha sonra
İslam ülkesi sınırlarında bekleyenlere;
gerek süvari ve
gerek piyade olsun, genellikle "murabıt" adı verilmiştir. Fıkıh
terminolojisinde, "murabıt" Allah yolunda silah altında bulunan,
kışla ve karakollarda duran, nöbet bekleyen askerler demektir. Hz. Peygamber
(S.A.V.) bu manada;
"Allah yolunda bir gün nöbet beklemek, dünya ve içindekilerden
hayırlıdır" buyurmuştur.
Bu kelime ile
ilgili mana ve yorumlar böyle iken, bazı mutasavvıflar onu değişik manalarda
kullanmışlardır. Onlara göre ribat veya Rabıta: Müridin kalben şeyhi ile
beraber olması, bağlantı kurması, yani manevi birlikteliktir.
Müridin kendine
şeyh olarak seçtiği kişiyi yüceltip onun şahsını gönlünde tasavvur edip tazim
etmekten ibarettir ki, bazı müridler yeterli temel dinî bilgiden mahrum
oldukları için bu konuda aşırılığa da düşebilmektedir.
Meşayih'in
ruhlarından yardım ve medet ummak, onların, menfaatı temin edecek, mazarratları
defedecek güçte olduklarına, gaybı bildiklerine inanmak, insanın dünya ve
ahiret işlerinde bir takım tasarrufta bulunabileceklerini zannetmek yanlıştır.
Bunların kabirlerini aynı inançla ziyaret edip onlara kurban adamak da dinen
tehlikeli bir davranıştır.
Alimleri,
faziletli insanları, Allah dostlarını sevmek, ilim öğrendiği kişilere karşı
saygılı olmak bir Müslümandan beklenilen bir davranıştır.
Ancak, Allah'dan
beklenilmesi gerekeni -kim olursa olsun- başkalarından beklemek dinimizin
tevhid ruhuna aykırıdır. Bu anlamda rabrta, insanı şirke kadar götürebilir.
22- Peygambere "vahy" gelir derler "vahy" ne
demektir?
Arapçada süratle
işaret etmek, bir işte sürat göstermek, yazı yazmak, elçi göndermek, gizlice
bir şey söylemek gibi lügat manası taşıyan vahyin dinî manası: Allah'ın, ilim
ve hidayet türünden kullarının bilmesini istediği hususları seçtiği elçilerine
gayrı mu'tad ve gizli yöntemle bildirmesi demektir.
Allah'ın Peygamberlerine vasıtasız veya melek-ler aracılığıyla
öğütlerini, emir ve yasaklarını bildirmesine vahy denir. Allah'ın meleklerine
hitabına da vahy denir. "Rabbin meleklere, şüphesiz ben sizinle beraberim,
iman edenlere sebat telkin edin, diye vahyediyordu..."(Enfal, 12)
Kur'an'a göre vahyin muhatabı Peygamberlerdir. "Öncekiler gibi
seni de, kendilerinden evvel nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmete sana
vahyettiklerimizi onlara okuman için gönderdik." (Ra'd, 30)
Vahyin bir çok
kısımları vardır:
a-Allah'ın, aracı
olmadan Peygambere vahy etmesi,
b- Elçisinin
kalbine ulaştırmak istediği bilgileri ilham yoluyla iletmesi,
c- Sadık rü'ya
şekli,
d- Vahy meleği
(Cebrail) vasıtasıyla vahyin geliş şekli bunlardandır.
Vahy getiren
melek, Peygamber (SAV)'e bazen kendi gerçek görüntüsüyle, bazen insan
suretinde, gelmekteydi.
Kur'an-ı Kerim,
Allah tarafından Cebrail vasıtasıyla
peygamberimize gönderilen Altah Kelamıdır.
"Onlara de ki: Size. benim yanımda Allah'ın hazineleri var
demiyorum. Ben, gaybı bilmem. Size, hakikaten ben bir meleğim de demiyorum.
Ben. bana vahyedilenden başkasına uymam." (En'am, 50)
"0 gönderilen, vahiyden başka bir şey değildir;
Onu, müthiş kuvvetlere malik, akıl ve fikir bakımından olgun olan
Cebrail öğretti..."(Necm, 4-5)
23- İlham ne demektir? Kimlere gelir?
İlham kelime
olarak lokmayı tutturmak veya yutturmak anlamına gelmektedir. Terim olarak ise,
Allah'ın, kulun kalbine feyz yoluyla ilka ettiği (koyduğu) bilgi veya özel mana
demektir.
İnsanın kalbine
Allah tarafından ilka edilen manaya "ilham"; Şeytan tarafından ilka
edilen tikir ve manaya da "vesvese" denir. Buna göre ilham hayır ve
iyilik hissine münhasırdır. Kul bu bilgiyi bir gayret göstermeden elde eder.
Gazzali'ye göre ilham'ın kaynağı ya Allah veya melektir.
Allah kullarına
yönelik sahiplik ve mürşitlik vasfını ya herhangi bir kulunun kalbine bir mana
veya fikir ilka ederek veya peygamberlere risalet vermek sureti ile gösterir.
Birincisine ilham ikincisine ise vahy denir. Veliler ilhamı almaya daha
müsaittirler. Zira kalpleri buna önceden hazırlanmıştır. İlham bu suretle,
tefekkür ve istidlal yolu ile değil de, gelen ilham'ın nasıl, nereden ve niçin
geldiğini söylemesine imkan vermeden, anî olarak kesbedilmesi bakımından, ilm-i
aklî'den, ayrılır. Bu, Allah'ın bir feyzi olup, vahyden şu bakımlardan ayrılır:
Vahy getiren melek peygamber tarafından görülebilir ve vahyde mündemic olan
mesajlar bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham yalnızca buna mazhar olan şahsa
mahsustur.
İlham, İslam
bilginlerinin çoğunluğuna göre, kendisine ilham vaki olan kişi dışındakiler
için, hüccet sayılmaz. Ancak ilham peygamberden sadır olmuşsa o takdirde hüccet
sayılır. Sufilere göre ilham kimden sadır olursa olsun hüccettir. '
Cumhurun
gerekçesi şudur: Eğer ilham hüccet kabul edilirse konu zabtu rabt altına
alınamaz ve çeşitli tenakuz ve tezatlar yaşanır.
24- Tenasül uzvundan gelen sıvılar kaç çeşittir? Dinî hükümleri nedir?
Tenasül uzvundan
gelen sıvılar meni, mezi ve vedi olmak üzere üç çeşittir.
a) Meni: Şehvetle
yerinden ayrılıp, şehvetli veya şehvetsiz olarak tenasül uzvundan dışarıya
çıkan ve kendine mahsus kokusu olan beyaz renkli koyu bir sıvıdır.
b)Mezi: Tenasül
uzvunun intişarından sonra, şehvetsiz olarak gelen beyaz renkli ince sıvıya
denir.
c)Vedi: Küçük
abdestten sonra gelen, kokusuz, beyazımsı bulanık yapışkan sıvıdır.
Meni, mezi ve
vedi her üçü de necistir. Diğer necasetlerde olduğu gibi, elbiseye bulaşan el
ayası kadar olan mikdarı namazın sıhhatine engeldir.
Ancak, mezi ve
vedi abdesti bozarsa da gusül yapmayı gerektirmez. Meninin ise şehvetle
yerin-den ayrıldıktan sonra, şehvetli veya şehvetsiz olarak dışarıya çıkması
ile gusül abdesti gerekir.
25- Saçlan bıyıkları boyamanın gusle engel hali var mıdır?
Saçları veya
bıyıklan kına ve benzeri, suyun nüfuzuna engel olmayacak nitelikteki boyalarla
boyamak gusül abdestine mani değildir.
26- Devamlı gözlerden yaş gelmesi abdesti bozar mı?
Gözde bir
hastalık olmaksızın, gözden akan yaş abdesti bozmaz. Hastalık sebebiyle olan
akıntı abdesti bozar. Bu akıntı devamlı ise, o kişi, sahib-i özürsayılır.
Gözden devamlı
gelen yaşın bir hastalık sebebiyle olup olmadığına uzman bir doktor karar
verebilir.
Sahib-i özür
sayılan kimse, her namaz vaktinde abdest alır. Özür dışı sebeplerden dolayı
abdesti bozulmadıkça, aynı abdest ile ve aynı vakit içinde, o vakte ait
namazdan başka dilediği kadar kaza ve nafile namazları kılabilir. Vaktin
çıkması ile özürlünün abdesti bozulur; vakit girdikten sonra, tekrar abdest
alır.
27- İş elbisesi ile narriaz kılmak caiz midir?
Namazın
şartlarından birisi de necasetten (pislikten) taharettir. Kan, idrar, şarap,
dışkı ve benzeri necasetler, namaz kılacak kişinin elbi-sesinde, bedeninde ve
namaz kılacağı yerde kesinlikle bulunmamalıdır.
Kişinin iş
elbisesinde bu tür pislikler yoksa, namazın sıhhati yönünden, temiz
hükmündedir. İşin cinsine göre iş elbisesinde bulunan badana, boya, madenî
yağlar, pas, kir ve benzerleri namazın sıhhatine manî değildir.
Ancak kişi,
camiye veya mescide gidecekse temiz elbise giymesi Kur'an-ı Kerim'in emridir.
Örf, adet ve medeniyet gereği olarak camiye veya cemaate giden kimsenin en
güzel elbiselerini giymesi cemaate saygının bir gereğidir. Aksini yapmak hoş
değildir. Gerek evde, gerek diğer yerlerde tek başına da olsa namazların temiz
ve güzel bir kıyafetle kılınması, şüphesiz daha iyidir.
28- Sabah namazının başlangıç ve bitiş vakti ne zamandır?
Fecr-i Sadık yani
takvimlerde imsak vakti olarak gösterilen saatte sabah namazının vakti girer.
Güneşin doğmaya başlaması ile sabah namazının vakti çıkmış olur. Bu süre içinde
kılınmayan namaz kazaya kalmış olur ve kaza niyyetiyle kılınır. 0 günün sabah
namazı öğleden önce kaza edilirse sünnetiyle birlikte kaza edilir.
29- İmsaktan hemen sonra sabah namazı kılınabilir mi?
İmsak vaktinin
girmesi ile yatsı vakti çıkmış, sabah namazı vakti girmiş olur. Bu itibarla
imsak vakti girince (yani Fecr-i sadık denilen tan yerinin ağarması olayı
başlayınca) sabah namazı kılınabilir.
30- Sabah namazı kuşluk vaktinde nasıl kılınır? Eda mı kaza mı?
Güneşin doğmaya
başlaması ile sabah namazının vakti çıkmış olur. Daha sonra, o gün öğle
vaktinden önce kılınmış da olsa artık o namaz eda değil, kazadır. Ancak aynı
gün öğle vaktinden önce kaza edildiği takdirde sabah namazı sünneti ile
birlikte kaza edilir. Daha sonra kaza edildiği takdirde artık sünnet kılınmaz.
31- Hoparlörle ezan okumak, namazda imama uymak caiz midir?
Hoparlör sesin
kuvvetini artırıcı bir alettir. Hoparlörden çıkan ses, aksi seda (yankı) değil;
mikrofon başında okuyan
veya konuşan kişinin kendi sesidir. Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için
ezanın mikrofondan okunmasında; vaiz, imam ve müezzinin sesinin caminin her
tarafından duyulması için camilere hoparlör konulmasında ve cami içinde imamın
hoparlörden duyulan sesine iktida edilmesinde dinen bir sakınca yoktur.
32- Ezanı müteakip okunan ezan
duası imam tarafından okunup cemaat "Amin" dese; caiz mi?
Ezanın sonunda,
hem müezzin, hem de ezanı işitenlerin, salavat-ı şerife okuyup vesile duasında
bulunmaları müstehaptır. Bunu da kendi başlarına ve kendilerinin işitecekleri
seviyede yapmalıdırlar.
Cemaatten birinin
yüksek sesle "vesile duasını" okuması cemaatin de "amin"
demesinin adet haline getirilmesi bid'attır. Cemaatin bu duayı ezberlemesi
görevlilerce sağlanmalı, bunu bilmeyenlerin başka salat-ü selamları
okuyabilecekleri de unutulmamalıdır.
33- Namazdan sonra beraberce tesbih çekmenin bid'at olduğunu, tesbihin
sünnet olmadığı, daha sonra bid'at olarak ortaya çıktığını söylüyorlar. Siz ne
dersiniz?
Namazların
sonunda yapılan tesbihat müstehaptır. Cemaatle toplu halde yapılabileceği gibi,
tek başına da yapılabilir. Sözkonusu tesbihatın müstehaplığı hadis-i şerifle
sabittir.
34- Camiye giren oradakilere selam vermeli midir?
Meşguliyet
nedeniyle verilen selamı alma imkanı olmayanlara selam verilmez. Mesela, yemek
yiyen, abdest bozan, zikır, tesbih, ezan ve ikametle meşgul bulunanlara, namaz
kılanlara, vaaz ve nasihatta bulunanlara ve bunları dinle-yenlere selam vermek
mekruhtur.
Bunlardan biriyle
meşgul olmayıp, verilen selamı alma imkanı bulunan kimselere, cami içinde de
olsa, selam vermekte bir sakınca yoktur.
35- Namazda herkes imam olabilir mi? İmametin şartları nelerdir?
Cemaatle namaz kılmak erkekler için sünnet-i müekkededir. Cemaatle
kılınan namaz, münferit olarak kılınan namazdan yirmibeş veya yirmiyedi derece
efdaldir. Cemaatle namaz kılabilmek için, bir imam gereklidir. İmamlık yapacak
kişilerde şu şartlar aranır:
1. Müslüman
olması,
2. Akıllı olması,
3. Bulüğ çağına
ermiş olması,
4. Erkekolması,
5. Namaz sahih
olacak ölçüde Kur'an-ı Kerim'i okuyabilmesi,
6. Kekemelik,
pepelik, abdest tutamamak gibi, imamlığa engel bir özrünün bulunmaması.
Yukarıdaki
nitelikleri taşıyan, her Müslümanın arkasında, namaz kılmak caizdir. Aynı
derecede ümmî olanlar birbirlerine İmamlık yapabilirler.
36- İmama uyan kimse kendi hatası için sehiv secdesi yapar mı?
Cemaatten birinin
imama uyarak kıldığı namaz-da; kendi yaptığı sehvden dolayı ne kendisi ne de
İmam için sehiv secdesi gerekmez.
37- Cemaat imama, caminin alt, üst ve yan odalarından iktida edebilir
mi?
Bir mescidin
içerisi ve avlusu mescid olduğu gibi bitişik müştemilatı, alt ve üst katları
da, imama iktida bakımından mescit hükmündedir. Keza mescitlerin "Fina-i
mescit" denilen etrafı, yani kendilerine bitişik olup aralarında yol
bulunmayan sahaları da imama iktida hususunda mescit hükmündedir. Bu itibarla,
saflar adı geçen yerlere kadar uzanmasa bile, buralardan imama iktida sahihtir.
38- Cami içinde saflar dolmadan, müezzin yanından, yani arkadan imama
uymak caiz midir?
Cami içinde ön
taraflarda boşluk varken, zaru-ret bulunmadıkca gerilerden imama uymak caiz ise
de mekruhtur.
39- Camide özel bir yeri sahiplenmek, seccade sermek doğru mudur?
Bir kimsenin cami
ve mescitlerde kendisi için özel bir yer tayin ve tahsis ederek namazları daima
orada kılması mekruhtur.
40- Helal olmayan bir para ile yapılan camide ibadet makbul müdür?
Dinen haram olan
işleri yapmak suretiyle elde editen kazancın, karşılığında sevap beklemeden
(yol, köprü, çeşme... gibi yerlere sarfedilerek) elden çıkarılması gerekir. Bu
tür kazançların cami ve mescid gibi mukaddesatla ilgili yerlere sarfı İslam
bilginlerince mekruh görülmüştür. Ancak meşru yoldan elde edilmeyen para ile
cami yapıt-dığı takdirde bu camide namaz kılınır, kılınan namazların iadesi
gerekmez.
41- İşyerinde namaz kılmak için işverenin izni şart mıdır?
Müslüman bir
işçinin çalıştığı yerde namaz kılması için iş disiplini ve düzeni açısından
işverenin veya amirinin iznini alması uygun olur. Yine aynı şekilde işverenin
veya iş yerinde sorumluluk alan kimsenin Müslüman işçi çalıştırması halinde
onların günlük dini görevi olan namazlarını kılabilme imkanını sağlaması
gerekir.
İşçinin mesaisini
su-i istimal etmemesi kaydıyla işveren bilhassa farz ve vacip namazların
kılınmasından işçisini men edemez. Çünkü Allah'a isyan konusunda mahluka itaat
yoktur. Aksi halde işçinin, ibadetini yapabileceği başka bir iş bulması
gerekir.
42- Secde ayeti okununca hemen secde etmek şart mıdır?
Kur'an-ı Kerim'de
14 secde ayeti vardır. Bunlar-dan birini okuyan veya işiten her mükellefin
secde etmesi icap eder. Namaz dışında secde ayeti okunur-okunmaz hemen secde
edilmesi vacip değildir. Daha sonra müsait bir zamanda yapılabilir. Ancak,
zaruret bulunmadıkça tehir edilmemesi uygun olur.
Namazda okunduğu
takdirde ise, secde ayetin-den sonra, üç ayetten daha çok okunacaksa, hemen
secde edilir ve kıyama kalkıp kıraate devam edilir. Secde ayetinden sonra,
ancak üç ayet veya daha az okunacak ise namazda yapacağı ruku' ve secde ile
tilavet secdesi de yerine getirilmiş olur; ayrıca secde gerekmez.
43- Namaz esnasında alın secdede iken, ayakların yere değmesi nasıl
olmalıdır?
Bir hadis-i şerifte "yüz (alın) iki eller, iki dizler ve iki ayak
uçları olmak üzere yedi aza üzerine secde etmekle emrolundum"
buyrulmuştur. Bu itibarla namaz kılan kişi secdede alnını burnunu, iki ayağını
ve iki eli ile iki dizini yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyar. İki
ayağın veya en az bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde sahih olmaz.
44- Namazda secde edilen yer ayağın bastığı yerden ne kadar yüksek
olursa secde sahih olmaz?
Secde edilen
yerle namaza durulan yerin aynı
yükseklikte
olması asıldır. Secde edilen yerin yüksekliği, ayak basılan yerden, on iki
parmak (yaklaşık 23 cm)'1an daha yüksek olmamalıdır. Secde yeri daha fazla yükseklikte
olursa, secde sahih olmaz.
Cemaatin
kalabalık olması nedeniyle arka safta bulunanlar, ön saftakilerin sırtına secde
ederek namaz kılmaya mecbur kalırlarsa; (secde eden ve sırtında secde edilen
kimseler aynı namazı cemaatle kılmış olmak şartı ile) yüksekliğe itibar
edilmez; secde ve namaz sahihtir.
45- Kadınlar başı açık namaz kılabilirler mi? Cuma namazı kılabilirler
mi?
a) Kadınların el,
yüz ve ayakları hariç bütün uzuvları avrettir. Yani örtülmesi farzdır. Bu
itibarla kadınların baş açık namaz kılmaları caiz değildir.
b) Kadınlara cuma
namazı farz değildir. Bunun-la beraber camiye gidip cemaatle cuma namazını
kılarlarsa, o vaktin farzını eda etmiş olurlar. Bu takdirde o günün öğle
namazını kılmaları gerekmez.
46- Kadının imameti caiz midir?
Kadının kadına
imameti caiz, fakat mekruhtur. Eğer kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz
kılacak olurlarsa, imam olacak kadın, erkekler gibi öne geçmez. Safın arasında
durur. Öne geçmesi mekruhtur.
47- Bir hanım namaz kıldıktan sonra saçını açarsa abdesti bozulur mu?
Gerek namazdan
önce, gerek namazdan sonra, bir hanımın başını veya başka bir uzvunu açması ile
abdesti bozulmaz. Başı ve örtülü olması gereken diğer uzuvları örtülü olarak
kıldığı namazı sahihtir. Ancak, hanımların, namaz dışında da (el, ayak ve yüz
hariç) dinen kapalı bulunması gereken uzuvlarını, aralarında evlilik caiz olan
yabancı erkekter yanında açık bulundurmaları haramdır.
48- Müslüman bir kadın pantolon giyebilir mi? Bununla namaz kılabilir
mi?
Namaz için özel bir kıyafet yoktur. Tesettürü sağlayan teni gösterecek
derecede ince, şeffaf ve vücut hatlarını belirtecek derecede dar olmayan her
temiz elbise ile namaz kılmak caizdir.
Bu itibarla dar
olmayan pantolon veya herhangi bir elbise ile hanımların namaz kılmasında dinen
bir sakınca yoktur. Ancak hanımların, hanımlara mahsus kıyafetleri, erkeklerin
de kendilerine mahsus giyim ve kıyafet şekillerini tercih etmeleri gerekir.
49- Erkeklerin kendilerini göreceği yerlerde, kadınların namaz kılarken
kıyamı terketmeleri yani namazı oturarak kılmaları caiz midir?
Farz namazlarda kıyam, namazın farzlarındandır. "Erkekler
görüyor" gerekçesiyle hanımların farz olan kıyamı terkedip, oturarak namaz
kılmaları caiz değildir.
50- Kadınların vakit namazlarında camiye gitmeleri caiz midir?
Kadınların namazlarını
evlerinde kılmaları efdal ise de; namaz vakitlerinde mescide giderek,
kendilerine ayrılan bölümlerde namazlarını kılmalarında vaaz ve nasihat
dinlemelerinde dinen bir sakınca yoktur.
51- Kadınlar teravih namazına camiye gitmekle daha çok sevap mı kazanırlar?
Kadınların,
namazlarını evlerinde kılmaları daha faziletli olmakla birlikte, günümüzde
camide va'z dinleyerek,
bilmedikleri şeyleri öğrenmeleri, imamın arkasında namaz
kılarken, hatalı okuyuşlarını düzeltme imkanı elde etmeleri ve cemaat faziletini
kazanmaları bakımından, tesettür ve İslamî adaba riayet ederek teravih namazı
için cami ve cemaate gitmelerinde bir sakınca yoktur.
52- Teravih namazı ne kadar süratli kılınabilir?
Teravih namazı
Ramazan-ı şerife mahsus yirmi rek'at, sünneti müekkede bir namazdır. İki
rek'atte bir selam verildiği takdirde akşam namazının sünneti gibi dört
rek'atta bir selam verildiği zaman yatsı namazının dört rek'at ilk sünneti gibi
kılınır. Hangi namaz olursa olsun, daima tadil-i erkana riayet edilmesi
gerekir.
Teravih namazı,
cemaat halinde kılındığı zaman imamın cemaatı bıktıracak ölçüde uzun kıraat
yapması uygun olmadığı gibi Fatiha'dan sonra kısa bir süre veya üç kısa ayetten
noksan okunması da uygun değildir. Harflerin hakkı verilmeli, süratli
okuyacağım diye harfler birbirine karıştırılmamalıdır. Oturuşlarda Tehiyyattan
sonra salli, barikler de tam okunarak kılınmalıdır.
53- Teravih sekiz rek'at kılınır mı?
Teravih namazı
Ramazan-ı şerife mahsus yirmi rekattan ibaret sünneti müekkede bir namazdır.
Sekiz rek'at kılan bir kimse bu namazı tam kılmış sayılrnaz. Zaruri bir durum
bulunmadıkça 20 rek'atın tam kılınması uygun olur. Ancak sekiz rek'at kılan
kimse de kıldığı kadarının sevabını alır.
54- Kandil gecelerinde özel bir namaz var mıdır?
Kandil gecelerine
ait özel bir namaz yoktur. Fakat bu mübarek geceleri, kaza namazı veya nafile
namaz kılarak, Kur'an okuyarak, tevbe istiğfar ederek ve diğer ibadetlerle
değerlendirmek uygun olur.
55- Kabir namazı diye bir namaz var mıdır?
Hz, Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz'in kıldığı ve kılınmasını tavsiye ettiği namazlar arasında
"kabir namazı" adıyla bir namaz yoktur.
Fazla sevap
kazanmak maksadıyla bir kimse istediği kadar Allah rızası için nafile namaz
kılabilir.
Fakat, dinin
aslında olmayan bir isim ile namaz ihdas etmek doğru olmaz.
56- Sünnet namazlar terkedilir mi?
Sünnet namazlar,
sünnet-i müekkede, sünnet-i gayri müekkede olmak üzere ikiye ayrılır.
Sünnet-i Müekkede
olan namazlar, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in devamlı kılıp pek az terketmiş
oldukları sünnetlerdir. Bu sünnetlerin yapılması sevaptır. Kasten terk
edilmesine azap yok ise de; itap (azar) vardır. Ancak aşırı yorgunluk, hastalık
ve benzeri durumlarda sünnet namazlar terk edilebileceği gibi yolculuk
esnasında seferi durum da da terk edilebilir.
Sünnet-i gayri müekkede;
Peygamber Efendimiz'in ibadet maksadı ile ara-sıra yapmış oldukları şeylerdir.
Bu sünnetlerin yapılması güzeldir. Sevaba ve Peygamberimiz'in şefaatine
vesiledir. Kılanlar, sevabını alırlar; terk edilmesi ise azarlanmayı
gerektirmez.
57- Namaz borcu olan kimselerin, sünnet yerine kaza namazı kılmaları
mı, yoksa sünnetleri terketmemeleri mi daha iyidir?
Hanefi mezhebine
göre, üzerinde namaz borcu olan kimselerin, kaza namazı kılmaları beş vakit
namazın farzlarından önce ve sonra kılınmakta olan revatib sünnetleri ile,
teravih, duha ve tesbih namazı gibi kılınması
hakkında Rasulüllah (S.A.V.)'in emir
ve tavsiyesi olan namazlar müstesna- diğer nafile namazları kılmalarından
efdaldir. Yani üzerinde namaz borcu olanlar, üzerimde kaza namazım var diye revatip
olan sünnetleri terketmezler. Hem bu sünnetleri eda ederler, hem de fırsat
buldukça vaktinde kılamadıkları namazları kaza ederler.
Rasulüllah
(S.A.V.) bir hadis-i şeriflerinde:
"Kutun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği konu, farz namaztardır.
Eğer bu tamamsa işi kolaylaşmıştır. Aksi hatde, "bakın bakalım, nafileden,
bir şeyi var mı?" denir. Nafile ile farz eksikleri
tamamlanır.."buyurmuştur.
Malikî, Şafiî ve
Hanbeli mezheplerine göre ise namaz borcu olan kimselerin sabah namazının
sünneti dışında, revatip'ten olsun, olmasın, nafile namaz ile meşgul olmaları
uygun değildir. Bir an önce borçlarını kaza etmeleri gerekir.
58- Kaza namazlarının her namazın arkasında kılınması şart mıdır?
Kazaya kalmış
farz ve vacip bütün namazlar kerahet vakitlerinin dışında her zaman
kılınabilir. Bunlar için belirli bir vakit yoktur. Ancak, düzenli bir şekilde
namaz borçlarını tamamlamak için, kaza namazlarını vakit namazlarının peşinden
kılmayı prensip haline getirmek güzel bir hare-kettir.
59- Kaza namazını emreden ayet ve hadisler var mıdır?
Namazları vaktinde kılmak farz olduğu gibi vaktinde kılınamayan farz
namazların kazası farz; vacip namazların kazası ise vaciptir. Kur'an-ı Kerim'de
geçen "namazı kılın" emri, edaya şamil olduğu gibi kaza namazlarına
da şamildir. Çünkü emredilen bir şey, eda veya kaza edilmedikçe yerine
getirilmiş olmadığından zimmetten sakıt olmaz. Bu emir, Kur'an-ı Kerim'in yüz
küsür yerin-de geçmektedir. Bu itibarla kaza namazları Kur'an'da yoktur demek
yanlıştır. Ayrıca bu konuda bir çok hadis-i şerif vardır. Peygamber (S.A.V.)
Efendimiz; "Uyku veya unutkanlık sebebiyle namazını vaktinde kılamayan,
hatırladığı zaman hemen kılsın" buyurmuştur. Asrı saadetten beri de buna
muhalefet eden hiçbir kimse bulunmamıştır. Şu halde namazların kaza edilmesi kitap,
sünnet ve icma-i ümmetle sabittir.
60- İkamet ettiği yerle işyeri arası (90) kilometreden fazla olsa, her
gün gidip gelse bu kişi yolda ve işyerinde devamlı seferi mi olur?
Bir kimse ikamet
ettiği yerden en az 90 km. uzağındaki iş yerine her gün gidip geliyorsa o kimse
için her iki yer de Vatan-ı aslî sayılır. Her iki yerde de namazlarını, dört
rek'at olarak kılar. Bu iki yer arasındaki yolculuk esnasında ise dört rek'atlı
farzları iki rek'at olarak kılar.
61- Seferilikte veya yeraltında madende çalı-şan bir kimse cem-i takdim
veya cem-i tehir yapabilir mi?
Hac mevsiminde
Arafat'da öğle vaktinde öğle ile ikindi namazlarını Müzdelife'de yatsı vaktinde
akşam ile yatsıyı cem etmenin dışında, Hanefi mezhebinde cem-i takdim veya
tehir yapmak caiz değildir. Şafii mezhebinde ise sefer halinde cem-i takdim ve
cem-i tehir caiz görülmüştür. Gerektiğinde Şafiî mezhebindeki ictihatla amel
edilebilir.
62- Cuma namazı misafire farz mıdır? Misafir kişi cuma namazı
kıldırabilir mi?
Cuma namazının
farz olmasının şartlarından biri de mukim olmaktır. Dinen misafir sayılan
kimselere cuma namazı farz değildir. Ancak, kıldık-ları takdirde farz olarak
sahih olur ve ayrıca öğle namazını kılmaları gerekmez.
Misafir olan bir
kimse, cuma namazında mukim olan cemaate imam olabilir. Üzerine cuma namazı
farz olmayan kimseler cuma namazını kıldıkları takdirde üzerlerinden o günün
farz olan öğle namazı sakıt olur.
63- Cuma günü imam minberde iken camiye gelen kimse, cumanın ilk
sünnetine başlayacak mı?
Cuma günü imamın
minbere çıkmasından itiba-ren, hutbeyi bitirinceye kadar, namaz kılmak,
konuşmak, konuşana sus demek, selam alıp vermek, Kur'an okumak, tesbih çekmek,
dua edene "amin" aksırana "yerhamukallah" demek caiz
değildir.
Camiye, imam
minbere çıktıktan sonra gelenler, oturup ezanı ve hutbeyi dinlemeli, cumanın
ilk sünnetini farzdan sonra kılmalıdırlar.
64- Türkiye Darü'l-İslam mıdır? Bazı kimseler Türkiye'de cuma namazı
kılınmaz diyorlar ne dersiniz?
İslamî hükümlerin
açıkça icra edildiği veya Müslümanların İslamî hükümleri icra imkanına sahip
olduğu ülkelere "darü'l-İslam"; bunun aksi olan ülkelere de
"darü'l-harb" denir. Nüfusunun ekserisi Müslüman olan ülkeler de
"Darü'1-Harp" sayılmaz.
Ayrıca; nüfusunun
tamamı veya çoğunluğu Müslüman olmasa bile, islamî hükümlerin icra edilebildiği
memleketler "darü'l-İslam" sayılır. Bu itibarla, Türkiye
"darü'l-İslam"dır; "Darü'1-harb" değildir. Aksini iddia
dinî hükümlere aykırıdır, insafsızlıktır. Bu itibarla Türkiye'de cuma namazının
kılınması farzdır.
65- Kilisede namaz kılınabilir mi?
Zaruret
bulunmadıkça kilisede namaz kılmak mekruhtur. Ancak namaz kılınacak uygun başka
bir yer bulunamadığı takdirde, temiz olmak kaydıyle orada namaz kılınmasında
dinen bir sakınca yoktur. Kilise, Havra vb. gayri müslimlere ait ibadet yerleri
satın alınarak veya başka yollarla cami haline getirilirse mescit hükmünü alır.
Artık o yerde namaz kılmakta hiçbir sakınca kalmaz.
66- Pijama ve sabahlık ile kılınan namaz caiz midir?
Setr-ü avrete
riayet etmek ve temiz olmak şartı ile ev kıyafeti olan pijama ve sabahlıkla
namaz kılmak caizdir.
67- Kısa kollu gömlekle, dar pantolonla namaz kılmak caiz midir?
a) Erkeklerin
uzun kollu gömlekle kollarını sıva-yarak namaz kılmaiarı mekruh ise de kısa
kollu gömlekle namaz kılmaları mekruh değildir.
b)Tesettürü
sağlayan temiz her elbise ile namaz kılmak caizdir. Ancak uzuvlar belli olacak
şekilde dar pantofonla namaz kılmak mekruhtur.
68- Namaz içinde bazıları el hareketi göz hareketi yaparlar,
elbiseleriyle oynarlar. Böyle kılınan namaz kabuf olur mu?
Namaz kılan insan
Allah huzurunda bulunuyor demektir. Namazla ilgisi olmayan ve namazı ıslaha
yönelik olmayan
bazı hareketler namazı bozar. Şöyle ki:
a)Namaz içinde
yapılan hareketi karşıdan gören birisi o hareketi yapanın namazda olmadığı
kanaatına varırsa -buna "amel-i kesîr" denir ki- bu hareketi yapan
kişinin namazı bozulmuş olur. Namaz kılarken yerden bir taş alıp kuşa atmak
gibi.
b) Eğer namaz
kılanın bir hareketi, karşıdan bakıldığında onun namazda olduğu kanaatını
doğuruyorsa -sözgelimi dizine batacak bir taşı tek eliyle bir kenara atması
gibi- buna "amel-i kalîl" denir ki namazı bozmaz. Ancak, zaruret
olmadıkça, amel-i kalîl sayılan şeylerin yapılması da mekruhtur.
Namaz içinde
mekruh olabilecek abes hare-ketlerden sakınılmalıdır. Namazı mekruh olarak eda
etmiş olan kimsenin, vakit ve fırsat varsa namazı yeniden kılması uygun olur.
Eğer vakit ve fırsat yoksa; kerahetle eda edilmiş sayılır; kaza edilmesi
gerekmez.
69- Namaz kılarken kaç rek'at kıldığını unutan bir kimse bu hususta ne
yapabilir?
Bir kimse namaz
kılarken kaç rek'at kıldığı (kaçıncı rek'atte olduğu) hususunda şüpheye düşerse
ve bu hal ilk defa başına geliyorsa namazı yeniden kılar. Böyle sık sık şüpheye
düşen kimse ise kanaatına (yani galip zannına) göre hareket eder, yeniden
kılması gerekmez. Mesela; öğle namazını kılarken, üç mü kıldım, dört rek'at mı
kıldım diye şüphe edip de üç rek'at kılmış oldu-ğuna hüküm verirse, ihtiyaten
bir rek'at daha ilave eder. Bu husustaki tereddüt ve düşüncesinden dolayı da
sehiv secdesi yapar. Ayağa kalktıktan sonra dört rek'at kıldığına hükmettiği
takdirde oturur teşehhüt ve selamdan sonra sehiv secdelerini yapar. Kaç rek'at
kıldığına karar veremediği zaman az olanı alır. Bu durumda bir rek'at daha
kılar. Ancak tereddüt ettiği rek'atın, dördüncü rek'at olması ihtimalini
dikkate alarak, oturup teşehhüd yapar. Ettehiyyatü'yü okuduktan sonra, kalkıp
bir rek'at daha kılar. Namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.
70- Mezar nakli hangi ahvalde caizdir?
Vefat eden bir
kimseyi, bulunduğu yerdeki kabristanlardan birine defnetmek müstehaptır.
Günümüz imkanlarına göre cesedin kokma tehlikesi yoksa ve taşınabilir bir
durumda ise daha defnedilmeden başka bir kabristana veya başka bir memlekete
götürülüp gömülmesinde bir beis yoktur. Fakat cenaze gömüldükten sonra, bir
zaruret olmadıkça kabri açılamaz ve başka yere nakledilemez. Ancak şu
durumlarda kabrin nakli mümkündür.
a) Ölü, başkasına
ait bir yere defnedilmiş olur ve mülk sahibi buna razı olmazsa,
b)Yol geçmesi ve
benzeri sebeplerle, o yer kabristan olmaktan çıkarsa,
c) Kabri su
basması tehlikesi varsa, nakli caizdir.
71-Yurtdışından Türkiye'ye cenaze nakli caiz midir?
Yurtdışında vefat
eden bir Müslümanın cenazesinin Türkiye'ye nakledilmesinde bir sakınca yoktur.
Ancak bir Müslümanın vefat ettiği yerde Müslümanlara ait mezarlık bulunduğu
takdirde onun oraya defnedilmesi daha uygundur.
72- Yurtdışında ölenlerin orada gömülmeleri günah mıdır?
Cenazeyi öldüğü
yere defin etmek, menduptur. Bundan maksat öldüğü yerin mezarlığıdır. Cenazeyi
defnetmezden önce başka yere nakletmek de caizdir. Definden sonra kabrinden
çıkararak nakil ise kesin zaruret olmadıkça mutlak suretle caiz değildir.
Bu itibarla;
yurtdışında ötenlerin, bulundukları yerde bir Müslüman kabristanı varsa, orada
defnedilmeleri uygun olur. Şayet Müslüman kabristanı yoksa Hıristiyan
mezarlığında Müslümanlar için ayrılmış olan bölüme defnedilmeleri mümkün olduğu
gibi, Türkiye'ye nakledilmeleri de caizdir.
73- Cenaze yıkanmadan ölünün yanında Kur'an okumanın hükmü nedir?
Ölü yıkanmadan
yanında Kur'an okumak mekruhtur. Ancak başka bir odada okunmasında
bir sakınca
yoktur. Yıkandıktan sonra, yanında da
okunabilir.
74- Ölünün ağzında bulunan altın dişierini sökmek caiz midir?
Ölümünden sonra,
bir kimsenin ağzındaki sabit yani çıkarılıp takılmayan dişlerin sökülmesi caiz
değildir.
75- Cenazenin tabutla defnedilmesi doğru mudur?
Cenazenin
tabutsuz olarak defnedilmesi esas-tır. Ancak kabrin zemini rutubetli veya
yumuşak olduğu takdirde cenaze tabut ile defnedilebilir. Fakat böyle olmayınca
tabut ile defin mekruhtur.
76- Namaz kılmayan kimselerin cenaze namazlarını kılmakla mükellef
miyiz?
Peygamberimiz Hz.
Muhammed (S.A.V.)'in insanlığa tebliği ve hayatında tatbik ettiği dinî
hükümlerin doğru ve gerçek olduğunu kabul eden ve ben Müslüman’ım diyen herkes,
bazı ibadetlerde kusurlu bile olsa, dinden olduğu kesinlikle bilinen bir hükmü
inkar etmedikçe Müslüman’dır, bu itibarla, günahkar da olsa her Müslüman’ın
cenaze namazı kılınır.
77- Tanımadığımız, musallaya konan her cenazenin, namazı kılınabilir
mi?
Cenaze namazı
kılabilmek için gerekli şartlardan birisi de o cenazenin Müslüman olmasıdır.
Kendisinin veya ebeveyninden birisinin veyahutta yaşadığı çevrenin Müslüman
olmasıyla mezkür cenazenin de -zahiren- Müslüman olduğuna hükmedilir. Sözünü
ettiğimiz şartlar muvacehesinde, cenazesi musallaya konulmuş olan kişinin
Müslüman olmadığına dair kesin bir bilgi bulunmadığı takdirde o kişinin
Müslüman sayılmasında ve cenaze namazının kılınmasında bir sakınca yoktur.
78- İntihar etmek günah mıdır? İntihar edenin cenaze namazı kılınır mı?
İntihar, büyük
günahlardandır. Başkasının canı-na kıymak, katil olmaktan farkı yoktur, hatta
daha kötüdür. Ancak bunu helal saymadıkça intihar eden kişi İslam dininden
çıkmış olmaz. Dinden çıkmayı gerektiren bir davranışta bulunmamış olan, her
Müslümanın cenaze namazı kılınır.
79- Düşük olan bir çocuğa nasıl bîr muamele gerekir?
Hilkati
tamamlanmadan düşen bir çocuk, bir bez parçasına sarılarak defnedilir.
Yıkanması, usülüne göre kefenlenmesi ve cenaze namazı kılınması gerekmez.
Doğduktan sonra
ölen bir çocuğa isim verilir. Cenazesi yıkanır, usülüne göre kefenlenir ve
namazı kılınarak defnedilir. Böyle olmayınca yani ölü olarak doğmuş ise,
yıkanıp bir beze sarılarak defnedilir; fakat namazı kılınmaz.
80- Bir Müslümanın cenazesi gayr-ı müslim çocuklarına bırakılır mı?
Vefat eden bir
Müslümanın cenazesi, Müslüman olan velisi veya akrabası tarafından kaldırılır.
Eğer- sözkonusu cenazenin bütün akrabası gayr-i Müslim ise; cenaze hiçbirine
verilmez, onun techizi, tekfîni ve cenaze namazı kılınarak defni, Müslüman
toplumu üzerine farz-ı kifayedir.
81- Musallada ölüye yapılan "Helal olsun" sözü ile bütün
alacaklar da helal edilmiş olur mu?
Hakkını helal
eden kişinin, ölenin üzerinde bulunduğunu bildiği hakları helal olur,
Sözgelimi, bir başkasının hakkını zimmetine geçirmiş olan kişi öldüğü zaman,
hak sahibi bundan haberdar olarak,
kendi isteği ile hakkını helal ederse, ölen kişi bu sorumluluktan kurtulur. Hak
sahibi de sevap kazanır. Fakat hak sahibi ölenin üzerinde bulunan bazı
haklarından haberdar değilse, haber-dar olmadığı haklarını helal etmiş
sayılmaz. Ayrıca karz veya alım-satım gibi sebeplerle ölenin zimmetindeki
borçlarının da, mirasının taksiminden önce terikesinden hak sahiplerine
(alacaklılarına) ödenmesi gerekir.
82- Kadınlar kabir ziyaretine gidebilir mi?
Kabir ziyareti
hem erkek hem de kadın için müstehaptır. Gerektiğinde, kadınlar da usulüne
uyarak kabir ziyaretinde bulunabilirler.
83- Almanya'da oruca başlayan bir kişi uçakla daha doğudaki veya daha
batıdaki bir ülkeye yolculuk yapsa iftarı nereye göre yapacaktır?
Bir yerde oruca
başladıktan sonra, daha önce akşam olan doğudaki bir yere uçakla giden bir
kimse gittiği yerdeki vakte göre orucunu açacaktır. Eğer batıya gidecek olursa
durum yine aynıdır. Yani gittiği yerin vaktine uyarak orucunu açacaktır. İftar
vaktine yakın, uçakta yolculuğu devam ediyorsa, uçaktaki görüntüye göre güneş
batmadıkça iftar edemez. Çünkü orucun vakti, ikinci fecirden güneşin gurubuna
kadar devam eder. Yüksek bir yerde; mesela; yüksek bir minarede veya kulede
bulunan kimse, güneşin gurubunu görmedikçe iftar edemez. Aşağıda bulunanlar ise
bulundukları yerin takvimine göre iftar ederler. Uçaktakiler de, üzerinde
bulundukları yerin saatini ölçü alamazlar; güneşin batmasını beklerler.
84- Devamlı olarak uzun yola gidenler, namaz ve oruçları nasıl yerine
getirmelidir?
İslam dini Ramazan ayında oruç tutamayan hasta ve yolcuların sonradan
kaza etmelerini emreder. Mazeret ne kadar devam ederse şerî ruhsat da o kadar
devam eder. Bu gibi kimseler bir sene veya on sene sonra, mazeretleri ortadan
kalkınca, zamanında tutamadıkları Ramazan oruçlarını kaza ederler. Cenab-ı Hak
buyuruyor ki:
"Sizden bir kimse hasta veya yolcu olursa oruç tutmadığı günler
sayısınca daha sonra diğer günlerde tutsun." (Bakara, 185)
Namaz ise
yolculuk sebebiyle kazaya bırakılmaz. Ancak seferi sayıldığı sürece dört
rek'atlı farz namazlar iki rek'at olarak kılınır. Devamlı olarak uzun yola
giden kaptan ve sürücülerin durumu da aynıdır.
85- Kalb hastalıkları olanlar ve hastaları günde 2-3 hap almak
zorundadırlar. Bunların oruç tutmaları gerekli midir?
Hastalık, Ramazan'da oruç tutmamayı mübah kılan özürlerdendir. Bir
kimsenin oruç tuttuğu takdirde hastalanacağı, hasta ise hastalığının artacağı
tıbben veya tecrübe ile sabit olursa oruç tutmayabilir. İyi olunca da yalnız
yediği günler sayısınca kaza etmesi gerekir. Ayet-i Celilede; "Sizden her
kim hasta yahut yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde oruç
tutar" buyrulmuştur (Bakara, 184)). Ömrü boyunca bu durumda hasta olan
kişiler ise, her gün için bir fidye verirler. Yoksul ve muhtaç kişilerin fidye
vermeleri de gerekmez. Dinimiz hiç kimseyi gücünün üstünde bir şeyle yükümlü
kılmamıştır.
86- Ramazanda ay halini önlemek için hap kullanmak caiz midir?
Ay hali oruç
tutmaya manidir, bu halde iken tutulan oruç sahih olmaz. Ay hali, hayız kanının
görülmesiyle başlar. İlaç ve hap sebebiyle de olsa, akıntı olmadıkça ayhali
vuku bulmadığından tutulan oruç sahihtir. Ancak hayız kanı ile vücutta biriken
zararlı maddeler dışarı atıldığından, vücudun sıhhati bakımından ay halini
önlemek için ilaç ve hap kullanılması tavsiye edilmez.
87- Adet gören bayanlar keffaret orucu nasıl tutarlar?
Keffaret olarak,
arka arkaya altmış gün (veya iki kameri ay) oruç tutmaya başlayan bir kadının,
bu arada görebileceği ayhali günleri keffaret orucunun sürekliliğini engellemez
ve bozmaz. Ancak bu durumda ay halinin bitiminden sonra, ara vermeden keffaret
orucuna devam edilmesi
şarttır. Söz
gelimi on gün oruç tuttuktan sonra, onbirinci gün ayhali gören bir hanım, belli
günleri bitince hiç ara vermeden tekrar oruca başlar, önceki tuttuğu on güne
ekleyerek keffaret orucunu tamamlar.
88- Düşük yapan kadının orucu bozulur mu?
Düşük yapan bir
kadının yaptığı düşüğün saç, tırnak gibi bazı uzuvları belirgin hale gelmişse
bu kadın, yaptığı bu düşükle lohusa sayılır ve orucu da bozulur.
89- Hamile olan kadın oruç tutarken kusarsa orucu bozulur mu?
İstek ve iradesi
dışında kusan kişi, ister az, ister çok (ağız dolusu) kussun, kustuğunu geri
yutmaz ise, orucu bozulmaz. Ancak böyle bir kusuntu ağız dolusu olup geri
dönerse İmam Ebu Yusuf’a göre orucu bozar.
Kendi isteği ile
ağız dolusu kusan kişinin orucu bozulur. Yani o gün orucunu devam ettirir,
Ramazandan sonra bir gün kaza gerekir, keffaret gerekmez. Şayet ağız dolusundan
daha az kusarsa orucu da bozulmaz, kaza da gerekmez.
90-Oruçlu iken buruna, göze damlatılan ilaç orucu bozar mı?
Buruna akıtılan
ilaçla oruç bozulur. Bu durum da oruçlu o günkü orucuna devam eder. Ramazandan
sonra bir gün kaza eder. Göze damlatılan ilaç -eseri boğazda hissedilse bile-
orucu bozmaz.
91- Oruçtu iken arkadan veya önden fitil koymak orucu bozar mı?
Oruçlu iken
arkadan fitil kullanmak orucu bozar. Bundan dolayı sadece kaza gerekir,
keffaret gerekmez. Kadının tenasül organına ilaç ve benzeri herhangi bir şeyin
akıtılması orucu bozar. Erkeğin tenasül organının içine akıtılan ilaç
Hanefilere göre orucu bozmaz; Şafiîlere göre ise bozar.
92- Doktor muayene ederken, ağızdan mideye sarkıtılan cihazlarla oruç
bozulur mu? İlaçlı mide filminde durum nasıldır?
Bir çöp veya
iplik ve sicim gibi herhangi bir şey yutulursa oruç bozulur. Ucu dışarıda olan
bir sicim mideye indikten sonra ondan bir parça kopup midede kalmadan dışarı
çekilirse oruç bozulmaz. Mideye sarkıtılan cihazın hükmü de aynıdır. Fakat
midenin filmini çekmek için ağızdan alınan ilaç orucu bozar.
93- Susuz olarak, hap yutmak orucu bozar mı?
Oruçlu bir kimse gıda veya deva (ilaç) cinsinden bir şeyi ister su ile,
ister susuz olarak yer veya içerse orucu bozulur. Şafiî mezhebine göre;
kendisine yalnız kaza gerekir. Hanefi mezhebine göre ise; hem kaza hem de
keffaret lazım gelir. Ancak oruç bozmayı mübah kılacak ölçüde bir rahatsızlık
sebebiyle ilaç almış ise, orucu bozulur ve kendisine yalnız kaza gerekir,
keffaret gerekmez.
94- Nefes darlığından muzdarip bir kimsenin bronşlarını genişletip bir
müddet rahat nefes alıp vermesini sağlamak amacıyla ağıza sıkılan sprey orucu
bozar mı?
Yoğunlaştırılmış
sun'î oksijen, yiyecek, içecek cinsinden olmayıp sırf hastanın teneffüs
imkanını kolaylaştırmak için kullanılan bir maddedir. Teneffüs, bütün
canlıların yaşayabilmesi için en tabî hakkıdır. Astımlı hastanın fiziki yapısı
oruç tutmasına müsait olup başka bir hastalığı da olmadığına göre, ilaç ağız ve
nefes boruları cidarlarında emilerek yok olduğu gerçeğinden hareketle ve orucun
teşri hikmeti de dikkate alındığında, astımlı hastaların rahat nefes almalarını
sağlama amacıyla ağıza püskürtülen oksijenli ilacın orucu bozmayacağı mutalaa
olunmuştur.
95- Elde olmadan çalışma yerinde toz duman v.b. şeylerin yutulması
orucu bozar mı?
Umumî belva
kabilinden olup kaçınılması mümkün olmayan, rüzgarın kaldırdığı tozun, yanan
ocaktan çıkan dumanın, elenen veya öğütülen un'un yutulması.. ve benzeri şeyler
orucu bozmaz. Zira bunlar devamlı olarak insanlar tarafından karşılaşılan ve
sakınılması mümkün olmayan şeylerdir. Ancak sigara, nargile, enfiye gibi kasden
içilen şeyler; emilen şekerin veya ilacın boğaza giden tadı orucu bozar.
Bunlardan dolayı hem kaza; hem de keffaret gerekir.
96- Oruçlu iken banyo yapan birinin orucu bozulur mu?
Vücuda dışardan
her hangi bir şey girmedikçe oruç bozulmaz. Bu itibarla ister temizlik, ister
serinlemek maksadıyle olsun, ağız ve burundan su kaçırmamak şartıyle banyo
yapmakla oruç bozulmaz.
97- Oruçlu iken boy abdesti almak caiz midir?
Ağız veya
burundan su girip yutulmadıkça yıkanmakla oruç bozulmaz. Bu itibarla ağız ve
burundan su kaçırmamak şartıyle oruçlunun (ihtiyarî veya zarurî olarak) boy
abdesti alması caizdir. Nitekim Hz. Aişe ile Ümmî Seleme validelerimiz
Peygamberimiz (S.A.V.)'in Ramazanda imsaktan sonra boy abdesti almış olduğunu
haber vermişlerdir. Buna göre geceden cünüp olarak imsak vaktine girmek oruca
zarar vermediği gibi, oruçlu iken boy abdesti almak da orucu bozmaz.
98- Cünüp olan sahur yemeği yiyebilir mi? Oruca niyet edebilir mi?
Cünüp olan
kimsenin elini, ağzını yıkamadan yiyip içmesi uygun görülmemiştir. Bu kimsenin
gusül abdesti ile meşgul olduğu takdirde sahur yemeği yiyemeyeceği korkusu
varsa elini, ağzını yıkadıktan sonra, boy abdesti almadan sahur yemeği
yemesinde bir sakınca yoktur.
99- Cuma günü oruç tutmak caiz midir?
Tek olarak cuma ve cumartesi gününü oruca tahsis etmek tenzihen mekruh
görülmüştür. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) "Sizden biriniz bir gün evvel
veya bir gün sonra oruç tutmadıkça, sadece cuma günü oruç tutmasın"
buyurmuştur. Buna göre yalnız cuma günü (kaza veya nezir dışında) oruç tutmak
tenzihen mekruh olup, cuma ile beraber bir gün önce veya sonra oruç tutulduğu
takdirde kerahat yoktur.
100- Ramazan sonrası Şevval ayında tutulan oruç nasıl tutulmalıdır?
Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Peygamberimiz (S.A.V.)
"Ramazanda orucunu tutup da Şevval'den de altı gün oruç tutan kimse bütün
sene oruç tutmuş gibi sevap alır" buyurmuştur. Altı gün Şevval orucunu
ayrı ayrı tutmak mümkün olduğu gibi, ara vermeden üst üste altı gün tutulması
da mümkündür.
Şafiî mezhebine
göre; bu altı günü Şevval ayı içerisinde ayn ayrı tutmakla sünnet sevabı kaza-nılır
ise de, Şevval ayının ikinci günü, yani bayramın birinci gününden başlayarak
üst üste ara vermeden tutulması daha faziletlidir.
101- Kandil günlerinde oruç tutmak isteyen hangi gün oruç tutmalıdır?
Kandil günlerinde oruç tutmak isteyenler, ihya ettikleri kandil gecesi
oruca niyet edip ertesi gün oruç tutarlar. Çünkü dinî hükümlere göre gün,
güneşin gumbu ile başlar ve ertesi günkü guruba kadar devam eder. Nitekim
Peygamber Efendimiz (S.A.V.): "Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman
o geceyi ibadetle ihya ediniz ve gündüzünü de oruçla
geçiriniz..."(et-Terğıb ve't-Terğib Mısır Baskısı 2/242) buyurmuştur.
Ancak kandil gecesinden önceki gün oruç tutmayı yasaklayan bir hüküm yoktur.
Oruç tutulması mekruh olmayan günlerin hepsinde oruç tutmak sevaplıdır.
102- Değişik zamanlarda kasden Ramazan orucunu bozana sonradan bir
keffaret yeterli midir?
İster aynı
Ramazan ayında, ister ayrı ayrı Ramazan ayında olsun, değişik zamanlarda
Ramazan orucunu kasden bozmuş olan kişinin bir tek keffaret orucu tutması
yeterlidir. Şafiîlere göre yalnız cinsî münasebetten dolayı keffaret gerekir ve
bu fiil tekrarlandığı sayıca keffaret de tekrarlanır.
103- Ölen birinin oruç borçları için geride kalanlar oruç tutabilir mi?
Ölenin velisi veya başkaları ölen kişinin kazaya kalmış oruçlarını
tutamazlar. Nitekim bir hadis-i şerifte "bir kimsenin başkası yerine oruç
tutması, namaz kılması caiz olmaz, lakin velisi ölenin tutamadığı orucunun
fidyesini verir” buyurulmuştur.
104- Borç verilen paranın zekatı ne zaman verilir?
Geri ödeneceği
kesin olan alacakların, her yıl alacaklı tarafından zekatlarının ödenmesi
gerekir. Şayet her yıl zekatı verilmemiş ise, alacak tahsis edildikten sonra,
geçmiş yıllara ait zekatların da ödenmesi gerekir. İnkar edilen veya geri
alınma ihtimali görülmeyen alacaklar için, alacaklının her yıl zekat vermesi
gerekmez. Şayet bu tür ümit kesilmiş bir alacak daha sonra ödenirse, üzerin den
yıl geçtikten sonra zekatı gerekir; geçmiş yıllar için zekat gerekmez.
105- 3-5 yıl va'deli borcu olan kimse nisabını nasıl hesaplar?
3-5 yıl vadeli
borcu olan kimse, temel ihtiyaçlarını ve o yıl içinde ödenmesi gereken
borçlarını düştükten sonra, geride kalan zekata tabi malların toplamı, nisap
sınırını aşıyorsa, bu geride kalan kısmın zekatını verir.
106- Borç verdiğim birisi fakirleşti; bu kişinin bana olan borcunu
zekatımdan sayabilir miyim?
Zekatın sahih
olması için, yoksul kişiye verilen şeyin zekat niyyetiyle temliki gerekir.
Fakire borç olarak verilen bir meblağ, fakir o meblağ üzerinde tasarrufta
bulunduktan sonra, zekata mahsub edilemez. Şayet, dinen fakir sayılan bir
kimsenin zimmetinde bulunan alacak meblağ, o fakire, zekat niyyetiyle
bağışlanacak olursa, sadece o alacak meblağ için ayrıca zekat gerekmez.
Borç alan birisi
fakirleşip borcunu ödeyemez duruma düşerse alacaklı borçluya borcu kadar zekat
verir, tekrar alacağını verdiği paradan tahsil edebilir.
107- Arsaya ve kirada olan evime, binek arabasına ve ticari arabaya
zekat vermek gerekir mi?
Ticaret için
olmayan, ev, arsa, araba ve benze-ri şeylerin kıymetleri üzerinden zekat
gerekmez. Eğer bunların kazancı (getirisi) varsa ve bu getiriler, sahibinin
diğer zekata tabî malları ile birlikte nisap ölçüsüne ulaşırsa, yıl sonunda
getirilerinin zekatı verilir. Şayet bunlar ticaret için kullanılıyorsa her yıl
kıymetleri üzerinden zekat gerekir.
108- Hisse senetleri için zekat vermek gerekir mi?
Bir ticarî veya
sınaî kuruluşa ortaklığı ifade eden hisse senetleri elde mevcut para gibidir.
Bu bakımdan eğer nisap ve diğer şartları taşıyorsa rayiç değerine göre hisse
senetlerinin de zekatı verilir.
109- Kirada oturan evi olmayan kişi, ev yapmak için biriktirdiği
paradan zekat vermek zorunda mıdır?
Ev edinmek için
biriktirilen paralarda tabiî olarak çoğalma ve artma özelliği vardır.
Binaenaleyh bu maksatla biriktirilen paralar borçtan ve temel ihtiyaçlardan
sonra nisap miktarına ulaşmış ise o paradan zekat vermek gerekir.
110- Zekatı ve fıtır sadakasını uzaktaki akrabaya göndermek caiz midir?
İster yakında,
ister uzakta bulunsun, zekat ve fıtır sadakasında, öncelikle yoksul akrabanın
tercih edilmesi efdaldir. Akraba içinde yoksul olan kişiler yoksa, yakın
komşulardan başlamak üzere, kişi bulunduğu yerdeki fakirlere zekat ve fıtır
sadakasını verir.
Zekatta, zekata
tabi malın bulunduğu yerdeki fakirlere; fıtır sadakalarında ise, mükellefin
ikamet ettiği yerdeki fakirlere öncelik verilmesi asıldır. Ancak bunlar
bağlayıcı hükümler olmayıp faziletle ilgili hükümlerdir. İster yakın ister uzak
olsun, dinen fakir sayılan her Müslüman’a zekat ve fıtır sadakası verilebilir.
111- Gelin ve damada zekat verilebilir mi?
Gelin veya damat
şayet fakir iseler, her ikisine de zekat verilebilir. Ancak, mükellef kişi,
kendi usul ve füruundan olan kimselere zekat ve fıtır sadakası veremez.
112- Zekat, kurban ve fıtır sadakası için belirlenen nisap miktarı aynı
mıdır?
Zekat, dinen
zengin sayılan Müslümanlara farz-dır, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka
80.18 gr. altın veya bu miktar altın değerinde temel
ihtiyaçlardan
fazla malı yahut parası olan kimseler dinen zengin sayılırlar. Bu mikdara nisap
denir. Zekatın farz olması için ölçü kabul edilen bu miktar, fıtır sadakası ve
kurban için de aynıdır.
Ancak zekatın
farz olması için, nisab ölçüsündeki malın üzerinden bir kamerî yıl geçmesi ve
malın namî yani artıcı nitelikte olması gerektiği halde, kurban fitrenin ve
vücübu için, nisabın üzerinden sene geçme ve malın artırıcı nitelikte olması
şartı yoktur. Bunun için, Ramazan bayramı günü şafak sökmeden önce miras ve
benzeri herhangi bir yol ile zengin olan kimse, fitre vermekle mükellef olur.
Kurban bayramı günlerinde zengin olan kişi de kurban kesmekle yükümlü olur.
113- Kadının kocasından habersiz hayır yapması veya sadaka vermesi caiz
midir?
İslamî hükümlere
göre, aile fertleri arasında mal birliği değil, mal ayrılığı prensibi vardır.
Bir aile içinde, karı-koca ve çocuklardan, herbirinin malı kendisine aittir. Bu
itibarla, kadın kendisine ait malını kocasının izin ve rızasını almadan da
dilediği gibi sarfedebilir; dilediği bir şahsa veya hayır kurumlarına
bağışlayabilir. Ancak; kadın kocasının malını, evin zarurî ihtiyaçları dışında
kocasının izin ve rızası olmadan harcayamaz. Kocasının malından herhangi bir
kimseye bağışta bulunamaz. Ancak kadın, kocası gördüğü veya haberi olduğu
takdirde, ondan izinsiz yaptığı harcama ve tasarruf için izin vereceği ölçüde bağış
ve tasaddukta bulunabilir. söz gelimi kapıya gelen dilenciyi boş çevirmez. Bu
takdirde hem kendisi, hem kocası sadaka sevabına nail olurlar.
114- İslam'a göre devlete vergi vermek gerekli midir?
Devlet, milletin
organize edilmiş ve teşkilatlanmış biçimidir. Ortak hizmetlerin karşılanması
için vatandaşlarından vergi alır. islam dini devletin yapacağı hizmetler için,
ihtiyaca göre vergi almayı tecviz etmiştir. Peygamberimiz de vergi
toplatmıştır. Öşür, haraç ve zekat bunlardan bazılarıdır. Hz. Ebu Bekir zekatı
vermeyenlere savaş açmıştır.
Vergi ile elde
edilen gelir, ülkeye ve üzerinde yaşayanlara hizmet veren devletin giderlerini
karşılar. Bu hizmetler amme menfaati içindir, vergi verilmezse bu hizmetler
karşılanamaz, amme hizmeti vatan emniyeti haleldar olup, bunun bedelini de
bütün bir toplum çeker. Bu itibarla, her Müslüman devlete vergisini vermekle
mükellefdir.
115- İslam dininde zekat ve öşür dışında devlete vergi vermek gibi bir
mükellefiyet var mıdır?
İslam dininin
diğer ekonomik sistemlerden farklı olarak kendine has maliye yapısı vardır. Bu
sistem-de devletin gelir kaynakları zekat, harac, cizye, ganimet, savaştan elde
edilen mallar, öşürler, maden ve define vergisi ve diğer vergilerdir.
Bu gelir yok
kaynakları dışında devletin, vatandaşlarından vergi alıp alamayacağı konusu,
eskiden geri tartışılmış, ihtiyaç ve zaruret halinde, ihtiyaca ve yurttaşların
ödeme güçlerine göre devletin vergi alabileceği görüşü ağırlık kazanmıştır.
"Büyük
zararı def etmek için küçük zarara tahammül edilir" kaidesi bir hukuk
kuralıdır. Bu kaide uyarınca, düşman tarafından ülke güvenliği tehdit
ediliyorsa, olağanüstü hallerde veya beytü'l-malın (hazine) gelirleri devletin
zorunlu mali mükellefiyetini karşılamıyorsa devletin vatandaşlarından,
ihtiyacını karşılayacak ölçüde vergi alması gerekli hale gelir.
Asrı saadette ve
4 halife döneminde zekat dışında vergi alınmamış ise de, daha sonra devletin
gelirleri giderlerini karşılamaz hale gelince zaruret prensibine dayanarak,
zekat dışında bir takım vergiler ortaya çıkmıştır. Zikri geçen prensip ve
gerekçeler ile verginin alınabileceği ve verginin zekat ve öşürden
sayılamayacağı görüşleri kuvvet kazanmıştır. Zira zekat ve öşür bir ibadettir;
ibadette niyyet ve ihlas esastır. Vergide ise bu vasıflar umumiyetle
gerçekleşmez. Ayrıca, zekat ve öşür kitap ve sünnetle sabit olurken vergi öyle
değildir.
Sarf yönleri
açısından da zekat ve öşürle vergi arasında fark vardır.
116- Kocası fakir olan bir kadın, kendi parası ile hacca gidebilir mi?
Kocası fakir olan
kadının, kendi servetiyle haccetme imkanı varsa ve haccın diğer şartlarını da
taşıyorsa, kocası veya bir mahremi ile hacca gitmesi gerekir. Şayet kocası veya
mahremlerinden biri, imkansızlık sebebiyle hacca gide-miyorlarsa ve bu kadın
onlardan birinin masrafını da karşılayabilecek imkana sahipse, haccetmesi
gerekir. Buna gücü yetmezse, yerine bedel gönderir.
Şafiî alimleri,
bir kadının güvenilir bir kaç kadınla birleşerek -mahremsiz- farz olan haccını
yapmasını caiz görmüşlerdir.
117-Zengin bir kadın eşi veya bir mahremi olmadığı için hacca gidemeden
ölse hac ibadetinden sorumlu mudur?
Sağlık ve servet
yönünden haccetme imkanına sahip olan bir kadın, eşi veya mahremi olmadığı için
hacca kendisi gidemez ise de, hac farizasını eda etmiş sayılması için, yerine
bedel göndermesi gerekir. Bunu da yerine getirmemişse vefatından önce yerine
vekaleten haccetmek üzere bedel gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Aksi
takdirde üzerinden sorumluluk kalkmaz.
118- Haram para ile hacca gidenin haccı kabul olur mu?
Dinimizde yapılan
ibadetler Cenab-ı Allah'ın emri gereği görevimizdir. Ayrıca, pek tabiki sevabı
da vardır. Bunun aksine Cenab-ı Allah'ın yasak kıldığı haramlar vardır. Bu
yasaklara riayet etmek de görevimizdir. Bu itibarla; çalıntı elbiseyle namaz
kılınsa bu namaz şartlarına riayet edilerek eda edilirse sıhhatlidir. Kabul
olunup olunmaması Allah'a aittir. Elbiseyi çalan bunun cezasını ayrıca
çekecektir.
Bu örnekte olduğu
gibi haram parayla hacca giden kimsenin haccı da sahihtir. Haram parayla
gittiği için onun günahını ayrıca çekecektir. Fakat bu haccın sevabı da ona
göre az olur veya hiç olmaz.
119- Kurban kesmek kimlere vaciptir?
Kurbanın sözlük
anlamı yakınlık demektir. Dinî kavram olarak kurban; Allah'a yaklaşmak için,
belirli günlerde (Kurban bayramının ilk üç günü) ve belirli nitelikleri taşıyan
kimseler tarafından kesilen belli hayvandır.
Kurban bayramında
ibadet niyeti ile kurban kesmek, büluğ çağına gelmiş, mukim (yolcu olma-yan) ve
dinen zengin sayılan Müslümanlara vaciptir. Zenginlikten maksat kurban
bayramında temel ihtiyaçlarından başka 80.18 gr. altını veya bu mikdar altın
karşılığı parası yahut temel ihtiyaçları dışında mal varlığının bulunmasıdır.
Bu durumda olan kimse kurban kesme hususunda dinen zengin sayılır.
120- Kurban kesmeden, parasını kurban niyetiyle vermek caiz midir?
Kurbanın rüknü,
kurbanlık hayvanın kesilip kanının akıtılmasıdır. Kurbanlık hayvan bizzat veya
vekalet yolu ile kesilmedikçe, parasını tasadduk etmekle, kurban vecibesi eda
edilmiş olmaz.
121- Kadın kurban kesebilir mi ve kestiği yenilir mi?
Bir Müslümanın,
erkek olsun kadın olsun usülüne uygun olarak kestiği hayvanların etleri yenir.
Bu itibarla,
Müslüman bir kadının kurban kesmesi caizdir.
122- Karı koca bir yıl biri, diğer yıl öbürü şeklinde nöbetleşe kurban
kesebilir mi?
Kurban
bayramında, akıllı, büluğ çağına gelmiş,
dinen zengin, hür
ve mukîm Müslümanlar üzerine kurban kesmek vaciptir. Dinî hükümlere göre, bir
aile içinde herkesin malı kendisine aittir, müşterek bir aile malı yoktur. Bu
itibarla, yukarıdaki niteliklere göre kurban kesmekle kim mükellef ise, kurbanı
o keser. Karı-koca her ikisi de kurbanla mükellef ise, her ikisi de keser.
Sadece birisi mükellef ise, mükellef olan keser. Her ikisi de mükellef değiller
ise, hiçbiri kesmeyebilir. Mükellef olmadıkları halde imkanlarını zorlayarak
kurban kesmek isteyenlere de engel olunmaz.
123- Adak kurbanını kesmek için kadının kocasından izin alması şart
mıdır?
Adak'ın kelime
manası, herhangi bir şeyi yapmaya söz vermektir. Dinî kavram olarak adak;
Cenab-ı Hakk'ın
rızasını kazanmak ve O'na tazimde bulunmak için, yapılması mecbur olmayan
namaz, oruç ve kurban gibi farz ve vacip ibadet cinsinden bir şeyi yapmayı
nezretmek suretiyle o ibadeti kişinin kendisine vacip kılmasıdır.
Farz veya vacip
ibadet cinsinden adanmış olan bir şeyi yerine getirmek vaciptir. Çünkü adak
yapan kimse bu hususta Allah'a söz vermiş demektir. (Hac, 29) Bu gibi
hükümlerin uygulanmasında ise, kadın ve erkek arasında fark yoktur.
Adakta bulunan
kadının, harcama yapmayı gerektiren bir adağını yerine getirmek için kocasından
izin alıp almamasına gelince:
İslamî hükümlere
göre her fert kendi malı üzerinde, bir başka kişinin iznini almadan dilediği
şekilde tasarrufta bulunabilir. Bu sebeple evli bir kadın kendi malından
kocasının izni olmadan adağını yerine getirir. fakat kendi malı adak kurbanını
kesmeye yetmeyecek kadar az olduğu için kocasının malından adak kurbanı kesecek
olursa, kocasının iznini alması gerekir.
124- Bir Müslüman kestiği kurban etinden gayri müslimlere verebilir mi?
Kurban kesmek
imam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre vacip; diğer müctehidlere göre sünnettir. Bunda
esas olan kurbanlık hayvanın ibadet ve kulluk maksadı ile kesilmek suretiyie
kanının akıtılmasıdır.
Kurban etinin
dağıtılması hususu ise kurban kesmenin rükünlerinden değildir. Kurban etinin
zenginlere, fakirlere ve ehl-i kitaptan birisine verilmesi caizdir.
125- Akika nedir?
Yeni doğan
çocuğun başındaki tüye akika adı verilir. Bir çocuğun doğması üzerine, Cenab-ı
Hakk'a şükür
niyeti ile ve Allah rızası için kesilen kurbana da, "Nesike" veya
"Akika" kurbanı denir.
Akika kurbanı
kesmek mübah ve menduptur.
Akika kurbanı
hususunda şu konulara dikkat edilmelidir.
a)Akika kurbanı,
çocuğun doğumundan itiba-ren büluğ çağına erinceye kadar olan süre içinde
kesilebilir. Ancak, doğumun yedinci gününde kesilmesi daha güzeldir.
b) Kurban olma
niteliğine uygun her hayvan, akika kurbanı olarak kesilebilir.
c)Akika kurbanı
için çocuğun erkek veya kız olması arasında fark yoktur.
d)Akika
kurbanının kesileceği yedinci günde, çocuğun saçlarının kesilmesi ve
ağırlığınca altın veya gümüş bedelinin fakirlere dağıtılması da müstehaptır.
e)Akika
kurbanının etinden ve derisinden, kurban sahibi dahil herkes yiyebilir.
126- Avrupa'da veya başka bir yerde kurbanını dağıtacak bir fakir
bulamayan kimse vekalet yoluyla kurbanını memleketinde kestirebilir mi?
Dinimize göre
kurban, zekat, fıtır sadakası, keffaret gibi malî ibadetlerin ifasında
başkasına vekalet vermek caizdir.
Buna göre
kendisine kurban vacip olan bir kimse, kurbanını bizzat kendisi kesebileceği
gibi, vekalet yoluyla memleketinde veya başka bir yerde de kestirebilir.
127- Ev veya araba aldığımız zaman kurban kesmek gerekir mi?
Ev veya araba
almak kurban kesmeyi gerektirmez. Ancak, bu konuda adak yapılmışsa adağın
yerine getirilmesi gerekir veya elde edilen bu nimetlerden dolayı Allah'a şükür
için, şükür kurbanı kesilebilir.
Bir diğer husus
daha vardır ki; "Sadaka belaların def'ine vesile olur." Böyle bir
nimetten dolayı kurban kesip tasadduk etmenin (fakirlere dağıtmanın) muhtemel
bir takım kaza ve belaların def'ine vesile olacağı da umulur.
128- Hayvanın daha iyi ve sağlıklı gelişmesi için kuyruğu kesilen koyun
kurban edilir mi?
Küçük yaşta daha
sağlıklı gelişmesi için kuyruklarının fazla kısımları boğulmak suretiyle
düşürülen koyunların kurban edilmesinde bir sakınca yoktur. Çünkü bu durum,
hayvanın, emsaline göre kıymetini azaltan bir ayıp değildir.
129- Kimin kestiği yenir, kimin kestiği yenmez?
Müslümanların ve
ehl-i kitap denilen Yahudi ve Hıristiyanların usulüne göre kestikleri koyun,
sığır ve deve vb. hayvanların etleri yenir.
Ateşe, güneşe,
yıldızlara, puta tapanların dinden çıkanların, din ve Allah tanımayanların
kestikleri yenmez.
130- Türbelere adak yapmak caiz midir?
Adak sözlükte
herhangi bir şeyi yapmaya söz vermektir. Dinî anlamda ise adak, Yüce Allah'ın
rızasını kazanmak ve yalnız O'na ta'zimde bulunmak için yapılması zorunlu
olmayan ve namaz, oruç, kurban gibi farz veya vacip olan ibadet cinsinden bir
şeyi yapmaya Allah için söz vermek ve böylece o ibadeti kişinin kendi üzerine
vacip kılarak, zorunlu hale getirmesidir.
Allah rızasını
kazanmak düşüncesi olmaksızın adakta bulunmak doğru olmadığı gibi bazı türbe ve
ölüler için yapılan veya türbelere mum ve kandil yağı almak gibi adaklar da
batıl ve haramdır. Çünkü adak bir manada ibadettir. ibadet ise, sade-ce Allah'a
yapılır. Bu itibarla kullardan, özellikle de ölülerden birine adakta
bulunulması caiz değildir. Zira ölüler için hiçbir şeye malik olmadıkları gibi,
tasarruf yetkisinden de mahrumdur.
Mamafih bir kimse
falan işim olursa şu türbede Allah için bir kurban keseceğim der de o işi de
olursa, o kurbanı herhangi bir yerde kesmesi yeterlidir, o türbeye gitmesine
gerek yoktur.
131-Yemin çeşitleri ve hükümleri nelerdir?
Allah'ın adını
anarak yapılan yeminler üçe ayrılır:
a) Yemin-i Lağıv:
Yanlışlıkla veya doğru zannıyla yalan yere yapılan yemindir. Bu çeşit yeminden
dolayı keffaret gerekmez. Allah'ın affı ve bağışlaması umulur.
b) Yemin-i Gamus:
Bile bile yalan yere yapılan yemindir. Yalan yeminler çok büyük günahtır. Bunun
bağışlanması için kefareti yoktur. Ancak tövbe ve istiğfar etmek, hakkı zayi
olan varsa ondan da helallik almak gerekir. imam Şafi'ye göre ayrıca kefaret de
gerekir.
c)Yemin-i
Mün'akide: Mümkün olan ve geleceğe ait bulunan bir şey hususunda yapılan
yemin-dir. Böyle bir yemine riayet vaciptir. Ancak riayet edildiğinde umumun
zararı sözkonusu ise, o takdirde yemine riayet edilmeyip bozulur ve kefareti
ödenir. Ayrıca, Cenab-ı Hak’an af dilenir.
Yemin kefareti,
on fakiri sabah akşam günde iki öğün doyurmak yahut bir fıtır sadakası
miktarından az olmamak üzere, yiyecek bedelini kendilerine vermek veya on
fakiri giydirmektir. Bunlar dan birini yapmaya gücü yetmeyenler ise, yemin
kefareti olarak, ardarda üç gün oruç tutarlar.
132- Nişanlanmanın hükmü nedir? Nişanlıların beraberce gezmesi caiz
midir?
Nişan; birbiriyle
evlenmeye namzet olanların evlilik için karşılıklı söz vermesidir. Nikah
değildir. Nikah akdi yapılmadan müstakbel eşler birbirine helal olmazlar.
Erkek evlenmeyi
düşündüğü kadına bakabilir. Bir hadiste: "Ona bak, zira bakmak evliliğin
uyumlu olmasını temin eder" buyrulmakla, daha sonra çıkabilecek
tatsızlıklar başından önlenmektedir. (İbn-i Mace, Tirmizi)
133- Kişi evleneceği hanımı ne ölçüde görebilir?
Dinimiz, toplumun
temeli olan aile yapısının huzur içinde devamlılığına kadın ve erkeğin
birbirlerini görüp beğenmelerini ve kendi irade ve istekleriyle evlenmeğe karar
vermelerini istemiştir. Nişanlanmak nikahın başlangıcıdır. Bu safhada,
evlenecek eşlerin birbirlerini görüp bazı özellik ve niteliklerini öğrenmeleri,
kurulacak yuvanın huzur ve devamı için faydalıdır. Bu sebeple Rasulüllah
(S.A.V.) Efendimiz "Evleneceğiniz kadına -maksadı temin
edecek ölçüde- bakınız" buyurmuştur. Bakıp görmeden evlenecek olan
birisine de: "Git, onu gör de ondan sonra kararını ver" demiştir.
Alimler,
evlenecek erkeğin evleneceği kızın eline, yüzüne ve ayaklarına bakabileceğini,
ayrıca bir kadın göndererek onu nitelikleriyle yakından tanımaya
çalışabileceğini söylemişlerdir.
134- Kız ebeveyninden izinsiz evlenebilir mi? Küfüv ne demektir?
Akli dengesi
yerinde, erginlik çağına gelmiş bir kızı, izni olmadan ebeveyni evlendiremez.
Kızın izin ve rızası şarttır. Evliliği tasvip etmesi gerekir. Reddederse nikah
kıyılamaz. Kıyılmışsa geçersiz sayılır. Ancak, böyle bir kız velisine
"beni dilediğinle evlendir" şeklinde genel bir vekalet verirse,
tekrar izni gerekmez.
Erginlik çağına
gelmiş bir kızın kendisine denk biriyle evlenmeye karar verme hakkı vardır.
Veli-sinin izni şart değildir. Ancak bir hanım kızın veli-sinin iznini almadan
böyle önemli bir konuda tek başına karar vermesi, uygun bir davranış sayılmaz.
Ana-babanın hayat tecrübelerinden istifade etmesi daha hayırlı olur.
Küfüv; bir
erkeğin evleneceği kadınla sosyal, ekonomik ve kültürel konularda denk olması
demektir. Erkeğin kadından ya daha üstün ya da en az onun seviyesinde olması,
ileride çıkabilecek muhtemel huzursuzlukların önlenmesi bakımından, faydalı
görülmüştür.
135- Avrupa'da işçi olmak için, geçici olarak gayr-ı müslim bir kadınla
evlenmenin hükmü nedir?
Evlenmek,
Allah'ın takdir ettiği sürece, ölünceye kadar geçinmek ve aile yuvası kurup
devam ettirmek için yapılan çok ciddî bir iştir. Şehevi hisleri tatmin etmek
veya dünyevî menfaatler sağlamak gibi maksatlarla, geçici evlilik, dinen caiz
değildir. Evlilik gibi, yuva kurmanın ve neslin devamını sağlayan kutsal bir
akdin basit çıkarlara alet edilmesi, şüphesiz günahı çok ağır bir suçtur.
Ayrıca, bu tür
düşüncelerle yapılan evlilikler, çoğu zaman kurulu olan birçok ailenin
dağılmasına ve meşru şekilde, evli olan eş ve çocukların mağduriyetine yol
açmaktadır.
Bu itibarla, maddî
bir menfaat elde etmek için ve söz konusu menfaati elde etme süresine bağlı
olarak yapılan nikah geçersiz ve bu yolla gerçekleşen evlilik gayr-ı meşru olup
her Müslümanın bundan kesinlikle sakınması gerekmektedir.
136- Müslüman olan bir kadının gayr-i müslim bir erkekle evlenmesi caiz
midir?
Müslüman bir
hanımın, ister ehl-i kitaptan olsun, ister olmasın, Müslüman olmayan bir
erkekle evlenmesi haramdır. Müslümanlığı kabul etmedikçe, yapılacak nikah sahih
değildir. Bu husus, Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirtilmektedir. "İman
etmelerine kadar, puta tapan erkeklerle mü'min kadınları evlendirmeyin"
(Bakara, 221), "Müstüman kadınlar inkarcılara helal değildir; onlar da
bunlara helal olmazlar" (Mümtehine, 10). Ehl-i kitabın bu hükümden istisna
edildiğini bildiren hiçbir nas varid olmamıştır. Ehl-i kitap da bu hükmün içine
girmektedir. Ayrıca, bu husus İslam alimlerinin icması ile de sabittir. Buna
karşılık, Müslüman bir erkeğin ehl-i kitaptan (yani Yahudi veya Hıristiyan) bir
kadınla evlenmesi caizdir.
137- Sinirli iken karısını boşayanın durumu nedir?
Sinirliliğin
çeşitieri vardır. Sinirli kişi eğer ne dediğinin farkında ve aklı başında ise,
bunun sözleri geçerlidir. Ancak, ne söylediğinin farkında olmayacak derecede
aşırı sinir ve çılgınlık halinde yapılan boşama geçersiz olup, bu durumdaki
kişilerin aklı başına gelinceye kadar söyledikleri sözlerine itibar edilmez.
138- Bir çıkar için mahkeme kararı ile boşanan eşler, dinen de boş
sayılır mı?
Sadece kocanın
veya eşlerin her ikisinin, bizzat veya avukatları vasıtasıyla açtıkları dava
sonucu mahkeme kararı ile boşanmış olan eşler, dinen de boşanmış olurlar.
139- Mahkemece boşananlar kaç talakla boşanmış olurlar?
Bir kimsenin,
bizzat veya avukatı vasıtasıyla boşanmak üzere mahkemede dava açması, hakime
eşini boşamak için yetki vermesi (tefviz-i talak) demektir. Bu itibarla, sadece
erkeğin veya her iki tarafın açtığı dava sonucu, mahkemece boşanmış olan eşler,
dinen de boşanmış olurlar. Ancak, daha önce, eşler arasında başka boşanmalar
olmamış ise, mahkemenin boşaması, bir boşama sayıldığından, mahkeme kararı ile
boşanmış olan eşlerin, istedikleri takdirde, -geride kalan iki talak hakkı ile-
tekrar evlenmeleri mümkündür.
140- İlmen hamile olmadığı tespit edilen bir kadının iddet beklemesi
gerekir mi?
İddet beklenmesinin
sebebi, eşi ölen veya boşanan hanımın sadece hamile olup olmadığının
anlaşılmasından ibaret değildir. Eski eşin hatırasına saygı gibi, ahlakî ve
sosyal sebepleri de vardır. Bu itibarla, eşinden ayrılan veya eşi ölen hanımın,
hamile olmadığı kesin olarak bilinse bile, iddet süresi dolmadan ikinci
evliliği caiz değildir.
141- Namaz kılmayan kadını boşamak gerekir mi?
Namaz,
kadın-erkek mükellef Müslümanların şahsî bir ibadetidir. Namaz gibi dinî
vecibeleri yeri-ne getirmeyenler, günahkar olurlar; dinden çıkmış olmazlar. Bu
durum, boşama sebebi de sayılmaz. İnanmayan kafir kadınla zaten evlenilmez.
Evlendikten sonra dinden dönerse boşanır. Fakat inandığı halde günah işlemek
boşama nedeni değildir. O, yine Müslümandır. Onunla yaşamak caizdir. Duruma
göre irşad, telkin, nasihat ve ikaz ise, her zaman yapılmalıdır.
142- Yurtdışında uzun süre kalan bir kişi evine dönüp eşine kavuşunca
nikah tazelemesi gerekir mi?
Nikah tazelemenin
gerektiği durumlar şunlardır:
1- Dinden çıkıp
tekrar İslam'a girince,
2- Bain talakla
boşama durumunda.
Bu itibarla, bir
kimsenin eşinden uzun süre ayrı kalması sebebiyle nikahı bozulmaz ve eşinin
yanına döndüğünde yeniden nikah yapılması gerekmez.
143- Bir kaç kadınla evlenmeyi nasıl izah edebilirsiniz?
İslam'da dördü
aşmamak şartı ile birden çok kadınla evlenmek, bir emir değil, ihtiyaç
bulunması halinde bir izin ve ruhsattır. Bu izin de adalet şartına
bağlanmıştır. Buna riayet edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla yetinmeleri
emredilmiştir. İslam'ın bu iznini hayatın değişen şartları muvacehesinde
düşünmek gerekir. Bir kere İslam zinayı ve ona götüren yolları tıkamıştır.
Erkeğin güçlü, istekli, kadının zayıf ve isteksiz veya kısır olması, bir savaş
sebebiyle erkeklerin azalıp kadınların çoğalarak hamiye muhtaç olmaları,
toplumda fuhuş amillerinin önlenmesi gibi durumlarda erkeğin birden fazla
kadınla evlenmesi bir zorunluluk olabilir. Bütün bu kayıt ve sebepler göz
önünde bulundurulursa İslam'ın bu müsaadesinin, zaman içinde değişen şartlara
ayak uydurma bakımından yadırganacak bir husus olmadığı ortaya çıkar. Ayrıca
birden fazla kadınla evlenmek dinî bir mecburiyet de değildir. Ne erkek ve ne
de kadın bunu kabule mecburdur. Bir erkek, lüzum görürse bu ruhsattan istifade
eder, lüzum görmezse bir hanımla yetinir. Kadın da bir mecburiyet görürse evli
bir erkekle evlenmeye muvafakat eder, bir mecburiyet görmezse muvafakat etmez.
144- Anne uyurken yanlışlıkla çocuğunu ezerek ölümüne sebep olursa,
dinî hükümlere göre cezası nedir?
Uyurken bir
kimsenin üzerine düşüp ölümüne sebep olan kişiye kısas gerekmez. Çünkü bu, hata
sebebiyle meydana gelen bir öldürme olayıdır. Bunun hükmü kısmen hata ile
öldürmenin hükmü gibidir. Bu anne iki ay kefaret orucu tutar.
145- Anne ve baba çocukların gelirine el koyabilir mi?
Anne ve baba
mülkiyet hakkını zedelemeksizin ve ma'kul ölçüler içinde ihtiyaçlarına göre,
çocukların mallarından yararlanabilirler.
146- Ebeveyn evlatlarını red edebilir mi?
İslamî hükümlere
göre, bir kimse çocuklarını reddedip, mirasından mahrum edemez. Dinî hükümlere
göre bunun geçerliliği yoktur.
147- Kadın, ayyaş kocanın cebinden para alabilir mi?
İslam dinine göre
eşinin ve çocuklarının geçimi erkeğe aittir. Erkek evinin ihtiyaçlarını
karşılamak zorundadır. Eğer erkek imkanı olduğu halde evin normal ihtiyaçlarına
yetecek kadar eş ve çocuklarına elindeki paradan harcamıyorsa, eşinin geçim ve
temel ihtiyaçları için, kocasından haber-siz olarak ihtiyaçları olan parayı
almasında bir sakınca yoktur.
148- İslam'ın emirlerini yerine getirmeyen kocanın kazancı ev halkına
helal midir?
Koca, ailenin
reisidir ve evinin nafakasını temin etmekle yükümlüdür. Kazanç yollarının
meşru-luğuna riayet onun sorumluluğundandır. Ancak, kadın, kocasını bu emirlere
riayet etmeğe zorla-malıdır. Etkileyemezse bu kazançtan yiyebilir, vebali
kocaya aittir. Bizzat çalıntı olduğunu bildiği maldan yiyemez. Böyle bir
durumla karşı karşıya kalan bir kadın, mümkün olduğu kadar kocanın helal
kazancından istifade etmelidir.
Kişinin ibadetler
gibi Allah'a karşı mükellef olduğu görevlerini yerine getirmemesi, meşru
kazancı haram yapmaz.
149- Bir koca eşinin namazına, orucuna, tesettürüne müdahale edebilir
mi?
Bir kocanın,
eşinin farz olan namazına, orucuna ve dinin emrine uygun olan tesettürüne
müdahale hakkı yoktur. Çünkü Allah'a isyan hususunda hiç kimseye itaat ve uyma
mecburiyeti söz konusu değildir. Ancak ailenin huzur ve saadetinin
bozul-mamasına büyük bir önem vermekte olan İslam dinine göre, kocasının izni
olmadan kadın, nafile oruç tutamaz. Tuttuğu takdirde kocası tarafından
bozdurulabilir. Alimlerin çoğunluğuna göre kazası da gerekmez.
150- Yetişkin çocukların ibadet yapmamasından ana-baba ne derece
sorumludur?
Ana-babanın
evlatlarına nasıl ve ne şekilde yetiştireceği hakkında Peygamberimiz (S.A.V.):
"Evlilik
çağına geldiğinde evlendirmek, tahsil yaptırmak ve iyi bir isim vermek çocuğun
babası üzerindeki haklarındandır" buyurmuştur.
Diğer bir
hadisde: "Helal rızık yedirmek, atıcılığı ve yüzmeyi öğretmek ve tahsil
yaptırmak çocuğun babası üzerindeki haklardandır." Başka bir hadis-de de:
"Çocuklarınıza ikramda bulunun ve onları iyi bir şekilde eğiîin ki sizin
bağışlanmanıza vesile olsun" buyrulmuştur. (Tecrid-i Sarih, C. 4/592)
Yine çocuklara
ana-babanın görevleri ile ilgili olarak Peygan-ıberimiz (S.A.V.):
"Çocuklar yedi yaşına girince, onlardan namaz kılmalarını isteyin. On
yaşına bastıkları halde kıimak istemezlerse onları te'dib edin ve bu yaştan
itibaren yataklarını ayırın" buyurmuştur. (Riyazü's-Salihin, c. 1,
338/299)
Yukarıdaki
hadis-i şeriflerde açıklandığı üzere çocuklar reşit oluncaya kadar ana-baba
kendisine düşen görevleri yerine getirmekten sorumludur. Büluğ çağından sonra
sorumluluk, herkesin kendi-sine aittir. Ancak güzel öğüt ve sözlerle daima
onlara rehberlik görevi devam ettirilmelidir.
151- Dul kadının evlenmeden yaşaması günah mıdır?
Kocasından
boşanan veya kocası ölen bir kadın "iddet" denilen bir süre
beklemeden evlenemez. Boşanan kadının iddet süresi, boşandıktan sonra üç defa
adet görüp temizlenmesi; adetten kesilmiş ise üç ay beklemesi kocası ölenin ise
ölümden sonra dört ay on gün beklemesidir. Şayet bunlar hamile iseler, iddet
süresi doğum ile sona erer.
Dul kadın iddet
süresi bittikten sonra isterse evlenir. İffetini koruyarak evlenmeden hayatını
sürdürmesinde de dinen bir sakınca yoktur. "Nikah altında ölmek
gerekir" şeklindeki söylentinin sağlam dayanağı yoktur.
152- Hastanede çalışan veya hastaya bakan kişi bazan hastanın edep
yerlerini görüyor, günah mıdır?
Erkeklerde avret,
göbeğin altından dizin altına kadar; kadınlarda ise el, yüz ve ayaklar hariç
bütün uzuvlardır. Avret olan yerlerin açılması ve o yerlere bakılması haramdır.
Ancak bir erkek, karı-sının yüzüne göğsüne pazı ve baldırlarına baka-bilir.
Tenasül uzuvlarına ise zaruret bulunmadıkça bakmamalıdır. Ameliyat ve tedavi
için, erkek olsun kadın olsun, herhangi bir kimsenin avret yerine bakılması
gerekirse zaruret miktarınca bakmak ve baktırmak caizdir. Elde olmayan
sebeplerle hasta-nın açılmış bulunan avret yerlerine kasdî olmadan bir defa
bakmakta günah yoktur. Tekrar tekrar bakılması ise haramdır. Böyle bir durumda
hastanın edep yerleri hemen örtülmeli, mümkün olduğu kadar açılmasına meydan
verilmemelidir.
153- Tuvalette konuşmak caiz midir?
Tuvalette
konuşmak caiz olmakla birlikte edebe aykırı olduğu için mekruhtur. Bir zaruret
olmadıkça konuşmamak İslamî terbiye gereğidir.
154- Zararlı hayvanlar öldürülebilir mi?
Zararlı olmayan
hayvanlar öldürülemez, dövülemez. Zararlarını def etmek için yılan, akrep ve
fare gibi hayvanlar; sinek, kene ve pire gibi haşereler öldürülebilir. Ancak,
hiçbir hayvan eza edilerek ve ateşe atılarak öldürülemez.
155- Cami lokalinde düğün yapmak caiz midir?
Camiler,
Müslümanların ibadet yerleridir. Camiler, adabı çerçevesinde sadece düğün için
değil, diğer toplanma ve irşad gibi faaliyetler için de kullanılabilir. Ancak,
her düğünde biraz da eğlence ve şenlik bulunacağı için düğünlerin cami
hariminde yapılması uygun değildir. Camilerde nikah-kıymak müstehaptır. Cami
lokallerinde aynı şeyleri ifa etmek caizdir.
156- Kamu arazisine cami vs. yapılabilir mi?
Kamu arazisi
devlet adına tüm vatandaşların ve gelecek nesillerin malıdır. Demek ki bu tür
arazi sahipsiz değildir. Ammenin malıdır. Halkı temsil eden devletin izni
olmadan alınan kamu arazisi gasp edilmiş
demektir. Böyle bir arazi üzerinde, izinsiz olarak bir şey yapılamaz. Cami
yapmak için usulüne uygun olarak devletten izin alınmalıdır.
157- Resim yapmak, ressamlık sanat ve kazancı helal midir? Anne ve baba
gibi yakınlarımızın resimlerini evlerimize asabilir miyliz?
Dinimizde
tapınılmak veya tazim gösterilmek amacıyla fotoğraf, resim ve heykel yapılması
haramdır. İslam bilgin ve müctehidleri İslam ahlakına ve adabına aykırı
olmayan, manzara, ağaç, taş ve hatıra resimleri gibi cansız şeylerin
resimlerinin yapılmasını ve bu sanatla iştigal edilmesini caiz görmüşlerdir.
İslam alimleri aynı zamanda tapınma ve tazim amacı güdülmeyen ve umumî adaba
aykırı olmayan canlı varlıkların resimlerinin yapılmasını da caiz görmüşlerdir.
Müstehcen ve
gayri ahlaki fotoğraf ve resimlerin yapılması veya çekilmesi ise dinen caiz
değildir.
Gerek anne ve
babanın, gerekse saygı duyulan kimselerin fotoğraflarını, şüphesiz ubudiyet ve
tazim kasdı olmaksızın, evde uygun bir yere hatıra olarak asmak caizdir. Ancak,
canlı resmi bulunan yerde namaz kılmak mekruh görülmüştür.
158- Milliyetçilik ve kişinin mensubu olduğu milleti sevmesi dine ters
düşer mi?
Her insan,
kendisine yakın olanları, uzak olanlara göre daha çok sever, onların sevinç ve
kederlerine, kendisine uzak kimselere göre daha çok' ortak olur. Bu duygu
insanda tabiidir ve herkeste doğuştan vardır. Nitekim çocuğa "bunlar senin
annen ve babandır, bunları sevmelisin" diye bir şey öğretilmeden, çocuk
anne babasını ve her gün çevresinde olan kişileri, yabancılara göre daha çok
sever.
Bu anlamda, bir
insan, mensubu olduğu milleti de, diğer toplumlardan daha farklı bir şekilde
sever, onun başarıları ile onurlanır,
başarısızlıklarından elem ve üzüntü duyar. Bu anlamda milliyetçilik
meşrudur ve hiç bir sakıncası yoktur. Ancak, bu duygu, kişiyi mensup olduğu
millet dışında, diğer insan ve toplumları hor görmeğe, onlara zulüm ve
haksızlık yapmağa sevk eden bir boyuta ulaşırsa, buna ırkçılık veya
kavmiyetçilik denir. Irkçılık ve kavmiyetçilik ise, dinimizde haramdır.
Görüldüğü üzere ırkçılığın, milliyetçilik ile bir ilgisi yoktur. Bunlar farklı
kavramlardır.
159- İslam göz değmesini nasıl görür?
Göz değmesi çok
kere vakidir. Tecrübe ve müşahedeler bunu göstermektedir.
Nitekim bir
hadis-i şerifte: "Kendisinin veya Müslüman kardeşinin bir şeyi, bir
kimsenin hoşuna gîdince ona bereketle dua etsin. Çünkü göz değmesi haktır"
(İbn Mace, Sünen, 2/1159-1160, Hadis No: 3508-3509) buyurulmuştur.
Diğer bir hadis-i
şerifte de: "Her kim hoşuna giden bir şey görürse: Maşaallah, la kuvvete
ltla billah, derse ona göz zarar vermez" (Keşfü'l-hafa, Hadis No: 1797)
buyrulmuştur.
Ayrıca, Rasul-i
Ekrem (S.A.V.) Efendimiz göz değmesine karşı Ayetü'l-Kürsî ile İhlas ve
Muavvizeteyn (Felak ve Nas) surelerini okuduğu ve ashabına da bunları
okumalarını tavsiye buyurduğu rivayef edilmektedir. (Tecrid-i Sarih Tercemesi
12/90, Hadis No: 1932)
160- Rüşveti verenle alan aynı mıdır?
Başkasının malını
haksız yere yemenin yollarından biri de rüşvettir. Rüşveti veren de alanda tüm
vatandaşları ilgilendiren bir hakka tecavüz etmişlerdir. Çünkü rüşvetle yapılan
yanlış işten birileri yararlanırken, birileri de mutlaka zarar görür. Bu nedenle
İslam hem vermeyi hem de almayı büyük günahlardan saymıştır. Rüşvetten
kazanılan bir geliri yemek kesinlikle haramdır.
Hakkını başka bir
yolla alamama durumunda verilen rüşvetin günahı ise alana aittir. Çünkü bunda
verenin, haksızlık demek olan zulmü gidermek amacı vardır.
161- Gümrük ödemeden getirilen mal helal midir?
Gümrük vergisi,
ithal edilen maldan devletin aldığı bir vergidir. Bu ve diğer vergiler hizmet
olarak halka geri döner. Bu vergilerde ülkenin ve onda yaşayan insanların
hepsinin hakkı vardır. Vergi ödemeyen kişi de bu hizmetlerden yararlanmaktadır.
Bu sebeple ödemesi gereken vergileri ödemeyen kimseler, vergi ödeyenleri
sömürmüş ve haksız kazanç elde etmiş olurlar.
Ayrıca, malını
gümrüksüz geçirmek isteyenler yalan beyan ya da rüşvetten dolayı günahkar
olurlar.
162- Aslında 2 çocuğu olduğu halde 3-4 çocuğu varmış gibi göstererek
para almanın hükmü nedir?
Dinimizde yalan
söylemek ve yalan beyanda bulunmak haramdır. Bu itibarla bir kimsenin 2 çocuğu
olduğu halde 3 veya 4 çocuğu varmış gibi beyanda bulunarak hakkı olmayan parayı
alması da haramdır.
163- İşsizlik parasını almak caiz midir?
Devletin
kanunlarla kurduğu çalışanlarla ilgili kurumların bünyesinde bulunmak caizdir.
Gerekli kesintilere katılmak meşrudur. Her teşekkül bu kesintilerle kendi mensuplarına
yardım etmektedir. Gerek emeklilik ve gerekse işsiz kalma durumlarında yapılan
ödemeyi almak da meşrudur. Bunun kuralları tamamen devletin geliştirdiği
mevzuata bağlıdır. Kişi işe girerken bu şartları kabul ederek girmektedir. Her
iki taraf da akitlerindeki şartlara uymak durumundadır.
Ancak, yalan
beyanda bulunarak veya çalışabildiği halde çalışamaz raporları alarak
çalışmadan veya işsiz görünerek işsizlik parası almak caiz değildir. Bu gayri
müslim ülkede de olsa aynı-dır, çünkü bu bir kandırmadır.
164- İş yerinde veya sokakta para veya eşya bulan nasıl hareket etmeli?
Bir yitiği
bulunduğu yerden almanın hükmü, çeşitli itibarlara göre bazen mübah, bazen
mendup, bazen vacip, bazen da haram olabilir.
Görüldüğü yerde
bırakıldığı takdirde zayi olma tehlikesi olmayan bir yitiği, sahibine vermek
üzere alıp kaldırmak mübah; zayi olması ihtimali bulunan bir yitiği, sahibine
vermek üzere almak mendup; zayi olmasından korkulan bir yitiği sahibine vermek
üzere alıp saklamak vacip; sahibine vermek niyetiyle değil de kendisine mal
etmek maksadıyla almak ise, haramdır.
Bir kimsenin
sahibini bulunca kendisine vermek üzere aldığı bir yitik mal, onun elinde
emanet hükmündedir. Kusuru olmaksızın kaybolur veya bir zarar görürse, ödenmesi
gerekmez. Fakat, sahi-bine vermek için değil de, kendisine mal etmek üzere
almış ise, bulan kişinin kusuru olmadan da kaybolsa veya bir zarara uğrasa,
ödemesi gerekir.
Yitiği bulan b.u
malın sahibini bulmak için bir yıl malı bekletir ve uygun sürelerle ilan eder.
İlan müddeti en çok bir senedir. Bulunan bir şeyin önem derecesine ve sahibinin
arama ihtimaline göre, bu süre daha kısa da olabilir. ilan sonunda sahibi
çıkarsa ona verilir. Çıkmazsa yoksullara veya bir hayır kurumuna verilir. Yitik
olarak bulunan malların resmî makamlara teslimi de mümkündür. Bulan yoksul ise
kendisi de yararlanabilir.
165- Alacaklısı bulunamayan borç nasıl ödenir?
Alacaklısı,
arandığı halde bulunamayan veya sahibi belli olmayan, ölmüş veya mirascıları da
kalmamış bir borcun ödenmesi ve onun manevî mesuliyetinden vebalinden kurtulmak
için şu şekil-de hareket edilmesi uygun olur.
Alacaklı öldüğü
takdirde mirası varislerine intikal ettiğinden, borçlu borcunu onlara ödediği
takdirde mesuliyetten kurtulmuş olur. Şayet varisi yoksa veya nerede oldukları
bilinmiyorsa, borcun o kişinin namına fakirlere, hayır kurumlarına, yahut
hazineye, alacaklı gayr-i müslimse ancak hazineye verilmesi gerekir.
166- Müslüman olmayan birisinin hakkını nasıl ve ne şekilde
ödeyebiliriz? Ayhca kul hakkı konusunda Müslüman ile gayr-i müslim arasında
fark var mıdır?
İster Müslüman,
ister gayr-ı müslim olsun, başkasının hakkını üzerine geçirmenin vebal ve
sorumluluğu çok ağırdır. Helallaşmak daha zor olacağı için, gayr-ı müslimin
hakkına tecavüzün sorumluluğu daha da önemlidir. Dolayısıyla ister Müslüman,
ister gayr-ı müslim olsun, dünyada ödenmeyen veya helallik elde edilmeyen
hakkın karşılığı ahirette sorulur.
Bu itibarla;
gerek Müslüman, gerek gayr-ı müslim olsun, bir başkasının üzerimize geçmiş
hakiarını kendilerine iade etmek, ölmüşlerse, varislerine vermek veya onlarla
helallaşmak gerekir. 0 da mümkün değilse Müslüman hakkı için, bir hayır
kurumuna tasaddukta bulunmak ve gayr-ı müslim hakkı için de amme menfaatına
olan bir işe sarfetmek veya hazineye yatırmak suretiyle, hayatta iken, kul
hakkı sorumluluğundan kurtulmak gerekir.
167- Haram para ile hayır yapılabilir mi?
Belli bir sahibi
bulunmayan haram servet, hayrî hizmetlere sarfedilerek elden çıkarılır. Ancak,
bundan sevap beklenmez. Ancak, hayrî hizmetlere sarfetmek niyyet ve maksadıyle,
dinen meşru olmayan yollardan kazanç. sağlama girişiminde bulunulamaz.
168- Kar ve zarar ortaklığı (Finans Kurumları)'na dayanan kazançların
hükmü nedir?
Kar ve zarar
ortaklığı şeklinde meşru' ticaret gayesiyle kurulmuş bulunan finans
kurumlarının mudi'lerine dağıttığı kar payı faiz değildir.
169- Ticarette enflasyon farkını hesaba katmak ve vadesinde ödenmeyen
borcu enflasyon nisbetinde tahsil etmek caiz midir?
Herhangi bir
sebeple borçlanan kimse, vadesinde borcunu ödemeden, paranın değeri (satın alma
gücü) değişirse, borcun ne şekilde ödeneceği konusunda, İslam müctehid ve
fakihleri farklı görüşler ortaya koymuşlar.
Ebu Hanife'ye
göre, para tedavülde olduğu sürece, değeri ister artsın, ister eksilsin, borç
aynen ödenir. Para değerindeki değişmenin, ödenecek miktar üzerinde bir etkisi
olmaz.
İmam Ebu Yusufa
göre, borcun sabit olduğu (sözleşmenin yapıldığı) tarihteki değeri,
kullanılmakta olan bir başka para veya altına göre takdir edilip ödenmesi
gerekir.
İmam Muhammed'e
göre ise, bu durumda sözleşmenin yapıldığı zamana değil; paranın değerinin
değiştiği zamana itibar edilir.
Günümüzde
özellikle az gelişmiş ülkelerde para sürekli değer kaybetmekte, gün geçtikçe
satın alma gücü azalmaktadır. Bu sebeple, seneler öncesine ait bir borç, -Ebu
Hanife'nin ictihadına uyularak -aynen ödendiği takdirde, alacaklı zarara
uğramaktadır. Oysa, dinimizde başkasına zarar vermek ve başkası yüzünden zarar
görmek yoktur. Nitekim, Fıkıh kitaplarında Ebu Hanife'nin Muhammed'in
görüşlerinin müftabih olduğu belirtilmektedir. Ancak, zamanımızda para değeri
çok sık -hemen hergün- değişmekte olduğundan İmam Muhammed'in ictihadı,
uygulamada önemli bir kolaylık sağlamamaktadır.
Bu itibarla,
önceki borçların ödenmesinde İmam Ebu Yusuf'un ictihadına uyularak, paranın,
borcun gerçekleştiği tarihteki değerinin (satın alma gücünün) dikkate alınması
ve ayrıca taratiarın helallaşmaları uygun olur.
170- Alınan borcun, alınandan fazla olarak ödenmesinin hükmü nedir?
Bir borçlanma
işleminde faizin gerçekleşmesi için, alacaklı ile borçlu arasında, borç dışında
alacaklıya az veya çok bir fazlalık ödeneceğine dair hakiki veya hükmî bir
akdin bulunması gerekir.
Hakiki faiz akdi,
fazlalık ödeneceğinin söz veya yazı ile ifade edilip, karşılıklı kabul
edilmesi; hükmî faiz ise, horcun az veya çok bir fazlalıkla ödeneceğinin,
taraflarca önceden bilinmesi ve bu bilgiye istinaden akdin yapılmasıdır. Borcun
az veya çok, herhangi bir fazlalıkla birlikte ödeneceği konusunda hakiki veya
hükmî bir akit bulunmadığı ve alacaklının da böyle bir talebi ve beklentisi
olmadığı halde, borçlunun borcunu bir miktar fazlasıyla ödemesi (yani
alacaklıya borcu dışında herhangi ek bir şey daha vermesi) halinde, bu
fazlalığı faiz saymamak mümkündür.
171- Almanya bankalarına yatırılan paraların faizi helal olur mu?
İslam müctehid ve
fakihlerinin çoğunluğuna göre, Müslüman için İslam ülkelerinde yapılması haram
olan bir şeyin İslam ülkesi olmayan yani daru'l-harp sayılan yelerde yapılması
da haramdır, Bu itibarla, İslam ülkelerinde haram olan faizli akitlerin
yapılması, İslam ülkesi olmayan yerlerde de haramdır. Kaldı ki Müslümanlar
gayr-ı müslim ülkelerin bankalarındaki cüz'î bir faizle bekletilen dövizleriyle
bu ülkenin iktisadına hizmet etmiş, katkıda bulunmuş olurlar.
172- Daru'l-Harpte kumar, faiz haram olmaz diyorlar, ne dersiniz?
Müslümanlar
çeşitli maksatlarla barış dönemlerinde daru'l-harpte bulunabilirler. Onların bu
ülkelerdeki davranışları İslam bilginlerince ele alınmış ve
sonuçlandırılmıştır.
İki Müslüman
arasındaki her nevi münasebet ve muameleye ülke farkının tesir etmeyeceği,
nerede bulunursa bulunsunlar Müslümanlar dinin emir ve yasaklarına riayet
etmeleri gerektiği hükümde ittifak vardır. İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed,
daru'1-harp denilen küfür ülkesinde, kafirin malının dokunulmazlığı bulunmadığı
gerekçesiyle, Müslüman’ın harbînin malını kendi rızasıyla faiz, kumar gibi
fasit akitlerle almasını caiz görmüşlerse de, bu tür fasit akitlerin
daru'l-harpte de alsa, iki Müslüman arasında yapılması -bu imamlar dahil- bütün
müctehidlere göre haramdır. Günümüzde Almanya ve benzeri gayr-i müslim ülke
bankalarında Müslümanların da paraları bulunduğundan, buralardaki faizli
akitler, Müslümanlar arasında cereyan etmiş olmaktadır. Bu itibarla, Almanya ve
benzeri ülkelerde harbi ile de olsa Müslüman için kumar, faiz ve dinin haram
saydığı fiilleri işlemek mübah değildir. Çünkü:
1. Kitap ve
sünnette emir ve yasaklar helal ve haram hükümleri -zaruret hali dışında- bir
şeyle takyit edilmemiş, bir şarta bağlanmamıştır.
2. Bir Müslüman
gayr-i müslim ülkeye emanla yani giriş izniyle girmektedir. Bu izinle toprağına
girdiği ülke vatandaşına zarar vermemek durumundadır.
3. Daru'l-harpte
Müslümanların velayet, sulta ve selahiyetleri tam olmadığından burada hak talep
edilince, hakimin harbî (gayr-i müslim ülke vatandaşı) lehine hükmetmesi
mümkündür.
4. Daru'l-harp
sakinlerinin malı Müslümanlara her zaman değil, ancak harp halinde helaldir.
İzin, eman, anlaşma hallerinde karşılıklı mal ve can emniyeti vardır.
Bu deliller
karşılaştırılınca Ebu Yusuf'un "Müslümanlar nerede olursa olsunlar, islamî
ahkam ile bağlıdırlar" şeklinde ifade ettiği görüşünün daha isabetli
olduğu anlaşılmaktadır.
173- Müslüman kadınlar gayr-ı müslim erkeklerle bir arada
çalışabilirler mi?
İslam'a göre
ailenin geçimini temin etmek, hanımını yedirmek, giydirmek, barındırmak, öteki
sosyal, ahlakî ve dinî açılardan ihtiyaçları ile ilgilenmek aile reisi
durumunda bulunan erkeğin görevidir. Kadın ev işleri, çocuğunun bakımı
haricinde dışarıda çalışıp kazanmakla mükellef değildir. Ancak, çalışacağı işe
kocası müsaade eder, o iş kadının yapabileceği bir iş olursa, iş yerinde İslamî
tesettür kurallarına uyarak, iffetini koru-yarak, dinî ve millî varlığından
terbiye ve şahsi-yetinden bir şey kaybetmeden erkeklerle ancak işi ile ilgili
hususlarda ilgilenip laubali olmadan yuvası dışında çalışmasında bir sakınca
olmaz.
174- Müslüman birisi gayr-ı müslim bir ülke-de içki satabilir mi?
İslam
müctehidlerinin çoğunluğuna göre dinimizin haram kıldığı alkollü içkileri
sadece islam ülkelerinde değil, daru'l-harp sayılan ülkelerde de bir Müslüman
tarafından alım-satımı caiz değildir.
Böyle meşru olmayan yollarla elde edilen kazanç da haramdır.
175- Kilise veya tarihi yerleri gezmek günah mıdır?
Ta'zim maksadı
olmaksızın, görmek ve bilgi edinmek için, kiliseye gitmekte ve özellikle tarihi
kiliseleri mimarî ve sanat açısından tetkik etmek gayesiyle gezmekte bir
sakınca yoktur.
Tarihî yerleri ve
tarihî eserleri gezmek kültürü geliştirme açısından sakıncalı olmadığı gibi
dinimizin teşvik ettiği hususlardandır.
176- Yaş günü kutlamak için bir takım masraflar yapmak caiz midir?
Dinimizde yaş
günü kutlaması diye bir uygu-lama yoktur. Ancak, her yıl ömür takviminden düşen
bir yaprağın nelerle dolu olduğuna bakmalı, onun muhasebesini yapmalı, kıyamet
günü gelip hesaba çekilmeden kendini hesaba çekmeli, yarın karşısına çıkmasını,
yüzünü güldürmesini istediği işleri çoğaltmalı, yüzünü kızartacak davranışları
varsa onları tövbe edip affettirmeli, benzeri kötülükleri bir daha yapmamaya
kendini zorlamalı, her yaş yılının bir öncekine nazaran daha olgun maddî-manevî
daha karlı olmasına dikkat etmeli. Yoksa Müslüman sadece yaşı sayısınca mum
söndürmenin saçmalığına kendini kaptırmamalıdır.
177- Gayr-ı müslimin kanını almak veya ona vermek caiz midir?
Tedavi için
yapılan kan naklinde, kan verenin Müslüman veya gayr-ı müslim oluşunun bir
farkı yoktur.
178- Gayr-ı müslimlerin camiye bağışta bulunması caiz midir?
Bir gayr-ı
müslimin gönül rızası ile cami inşa-atına yaptığı bağış kabul edilebilir.
179- Ehl-i kitabın kestiği yenir
mi ve kapsülle bayıltma ile kesilen hayvanın etinin yenmesi caiz midir?
Yahudi ve
Hıristiyanlar (Ehl-i Kitap) tarafından usulüne uygun şekilde, kanı akıtılarak
kesilen, eti yenilen hayvanların etierinin yenilmesi caizdir.
Ancak, başı
koparılmak, başına tokmak vurulmak, gözüne şiş saplanmak veya şoklamak
suretiyle öldürülen, yahut da bu gibi işlemler sebebiyle öldükten sonra kesilen
hayvanların etlerinin yenilmesi haramdır. Bunlar murdar ölmüş sayılır.
Fakat, başına
tabanca sıkılmak veya elektrik akımına bağlanmak, kapsülle bayıltmak gibi bir
etkiden sonra böyle bir işleme tabi tutulan hayvan, henüz ölmeden usülüne uygun
olarak kesilirse etinin yenilmesi caiz; öldükten sonra kesilirse haramdır.
180- Hıristiyanların kutsal günlerinde kestikleri hayvanlardan hediye
edilen et yenir mi?
Hıristiyan ve
Yahudilerin, ister kutsal gün ve bayramlarında, ister başka zamanlarda olsun;
kesim esnasında
açıkça, Mesih, Meryem ve Aziz gibi bir isim anmadan usulüne uygun şekilde kanı
akıtılarak kestikleri eti yenilen hayvanların etlerinin yenilmesi caizdir. Fakat
kesim esnasında Allah'tan başkasını andıkları, bilinir veya duyulursa bu
hayvanın etini yemek haramdır. Çünkü bu, Allah'tan başkası
anılarak kesilen hayvanlardandır.
•181- Gayr-i müslim ülkelerde, Müslüman kişi içki, domuz eti gibi haram
olan şeyleri satabilir mi?
Bir kimsenin
herhangi bir malı satabilmesi için, önce o mala sahip olması gerekir. Sahip
olunmayan bir şeyin satılabilmesi, şüphesiz söz konusu değildir.
İslamî hükümlere
göre, domuz eti, sarhoşluk veren içki ve benzerleri, bir Müslümanın sahip
olabileceği mütekavvim bir mal değildir. Müslüman bunları satın alamaz, imal
edemez ve edinemez. Bu itibarla, bir Müslümanın, müşteriler gayr-ı müslim bile
olsa, bu tür haram malların ticaretini yapması, dinen caiz değildir.
182- Eti yenmeyen bîr hayvanın sütüyle beslenen bir koyunun eti yenir
mi?
Domuz ve benzeri
eti yenmeyen bir hayvanın sütüyle beslenmiş koyun ve benzeri hayvanların
etlerinin yenilmesi caizdir. Çünkü, süt müstehlektir. Emen hayvanın bünyesinde
sindirim yoluyla kimyevi değişikliğe uğramakta ve bir belirti kalmadan yok
olmaktadır.
183- Kadın ve erkeğin kısırlaştırılması dinen caiz midir?
İslam dininde,
sağlık için zararlı olmayan ve devamlı kısırlığa yol açmayan gebeliği önleyici
tedbirlere başvurmak caizdir. Devamlı kısırlığa yol açan ilaç veya aletlerin
kullanılması, kadın veya erkeğin ameliyatla kısırlaştırılması kesin hayatî bir
sakınca bulunmadıkça caiz değildir.
184- Koca, eşinin karnındaki çocuğu düşürmeye karısını zorlayabilir mi?
Karı-kocanın
ortak isteği ile, gebeliği önleyici tedbirlere başvurmak caizdir. Gebelik
gerçekleştikten sonra, kocanın ceninin düşürülmesi için eşini zorlaması caiz
olmadığı gibi, kesin bir zaruret bulunmadıkça kadının da cenini düşürmesi veya
aldırması caiz değildir.
185- Tüp bebek İslam'a göre caiz midir?
Kadın veya
eşindeki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişki ile gebeliğin gerçekleşmesi mümkün
olmadığı takdirde döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisi de nikahlı eşlere
ait olmak (yani bunlardan biri yabancıya ait olmamak), döllendirilmiş olan
yumurta, başka bir kadının rahminde değil, yumurtanın sahibi olan kadının
rahminde gelişmek ve yapılan işlemin gerek anne ve babanın, gerekse doğacak
çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı
tıbben sabit olmak şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün
olmayan evli hanımların, yukarıda belirtilen şartlara uyarak, çeşitli tıbbî
usullerle gebeliklerinin sağlanmasında, İslamî hükümler açısından bir sakınca
yoktur.
Başka bir kadının
yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının
gebeliğinin sağlanması ise, insanlık duygularını rencide etmesi ve zina
unsurları taşıması sebebiyle caiz değildir.
186- Yaşlı iken Müslüman olan bir erkeğin sünnet olması gerekir mi?
Sünnet olma
ameliyyesi, İbrahim peygamberden kalma bir sünnettir. Erkekler için dinî bir
vecibe olup, İslamî şeairdendir. Ancak, Müslüman olmanın şartlarından değil,
tamamlayıcı unsurlardandır.
Çocuklar büluğ
çağına gelmeden sünnet ettirilmelidirler. Maamafih daha sonra da yapılabilir,
belli bir süresi yoktur.
Yaşlı bir kimse
İslam'a girince, yaşlılığından dolayı sünnet olması zor olursa kendi haline
bırakılır. Ne tavsiye edilir ne de men edilir.
187- Estetik ameliyatı olmanın ve bazı uzuvların şeklini değiştirmenin
hükmü nedir?
İslam dini,
insanın yaratılıştan var olan güzelliklerini daha belirli hale getiren, takı
takma, saçları tarama, meşru ölçüde süslenme, güzel giyinme... gibi
davranışları mubah kılmıştır. Ancak, fıtraten yani yaratılıştan verilmiş
özellik ve şekillerin değiştirilmesini
yasaklamıştır. Nitekim Rasulüllah (S.A.V.) Efendimiz, süslenmek
maksadıyla vücutlarına dövme yapan veya yaptıranlara, dişlerini yontarak
seyrekleştiren ve şeklini değiştirenlere lanet etmiştir. Bu itibarla, Allah'ın
yarattığı şekli beğenmeyerek, ameliyatla bazı uzuvların şekillerini
değiştirmek, tabiî güzelliğin fevkinde güzellik aramak dinen caiz değildir.
Kur'an-ı Kerim, şeytanın "Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın
yaratılışını değiştirecekler" (Nisa, 119) dediğini naklederek, bu tür davranışları
şeytanî işler olarak nitelemiştir.
Ancak, vücudun
herhangi bir uzvunda, insanı aşağılık kompleksine iten toplum içinde
küçümsenmesine ve böylece elem ve üzüntü duymasına sebep olan bir anormallik
veya fazlalık bulunursa, bunun ameliyatla düzeltilmesi bir tedavi şeklidir. Bu
itibarla; bu maksatla yapılan ve yaptırılan estetik ameliyat dinen de sakıncalı
değildir.
188- Kadınların parfüm ve benzeri güzel kokular sürünmeleri ve makyaj
yapmaları caiz midir?
Kadınların, ev
içinde eşlerine daha cazibeli ve güzel görünmek için süslenmelerinde, makyaj
yapmalarında ve güzel kokular kullanmalarında bir sakınca yoktur.
Ancak, bu tür
şeyleri eşlerinden başkalarına hoş görünmek için yapmaları ve parfüm, kolonya
ve benzeri kokular sürünerek sokağa veya mescide çıkmaları tahrimen mekruhtur.
189- Kadınların saç yaptırması ve kısaltması caiz midir?
Kadın veya erkek,
ev içinde birbirlerine daha cazip görünebilmek için süslenebilirler. Başka
kadın veya erkeklerin dikkatini çekmek için süslen-meleri ise uygun değildir.
Bu süslenme kötü niyet ve davranışlarına göre haram da olabilir.
Kadınlar uzayan
saçlarını erkeklere benzememek kaydıyla kestirebilirler. Bunu tesettüre riayet
etmek şartıyla, kadın kuaförlere yaptırırlar.
190- Saç boyamak ve boyatmak caiz midir?
Saçı temizlemek,
yıkamak, koku sürmek, taramak Peygamberimizin teşvik ettiği hususlardandır.
Zira bu konuda: "Saçı olan bakımına özen göstersin" buyurmuşlardır.
Erkeğin saçını,
siyah dışındaki kına rengi gibi renklerle boyaması caiz ise de siyah renge
boyaması mekruh görülmüştür.
Kadınlar için ise
bir sınırlama yoktur. Kadın kocasının izniyle saçını istediği renge boyayabilir
veya boyatabilir.
191- Kadınların yüzme dahil spor yapmaları caiz midir?
İslam dininde
sağlık için yararlı, vücudu geliştirici her türlü sportif faaliyet teşvik
edilmiştir. Özellikle gençlerin bedenî ve ruhî yapılarının geliştirilip
güçlendirilmesi istenmiştir.
Hz. Peygamber
(S.A.V.) "Çocuklarınıza ok atmayı, ata binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz"
(Fethu'l-kebir, 2/231) buyurmuştur. Bu konuda kadın erkek arasında bir fark
yoktur.
Ancak, ister
kadın, ister erkek olsun, Müslüman kişinin bütün fiil ve davranışları, İslamî
temel kurallara uygun olmalıdır. Spor yüzünden ibadet ve iş hayatı
aksatılmamalı, tesettür kuralları çiğnenmemelidir. Özellikle kadınlar, yalnız
kadınlara mahsus olan kapalı yüzme yerleri veya özel yüzme havuzları ve spor
salonlarında yüzme ve diğer spor dallarından birini yapmalıdır.
192- Sportif faaliyetler günah mıdır?
İslam özellikle
gençlerin hem fiziksel, hem ruhsal yapılarını geliştirmeye önem veren bir
dindir. Bu konuda Peygamberimiz (S.A.V.): "Çocuklarınıza ok atmayı, ata
binmeyi ve yüzmeyi öğretiniz" buyurmuştur. Bu itibarla; ibadet ve iş
hayatını aksatmamak ve sağlığı bozmamak şartıyla makul ölçüler içinde sportif faaliyetlerde
bulunmada dinen bir sakınca yoktur.
193- Bilardo oynamanın dinimize göre hükmü nedir?
Oyun sonunda oyun
malzemesinin kirasını veya içilen çayların parasını yenilen tarafın ödemesi
gibi, küçük de olsa, bir menfaat karşılığında oynanan her türlü oyun kumardır.
Dinimizde kumar haram kılınmıştır.
Menfaat sağlamak
söz konusu olmasa da, sadece vakit geçirmek amacıyla oynanan tavla, kağıt ve
tombala gibi oyunlar, insanın vaktini boşa harcaması ve kumara vesile olmaları
itibarıyla mekruh görülmüştür.
İbadeti veya
çalışmayı engellemeden ve yenilen tarafın yenen tarafa bir menfaat temin
etmeden oynanan bilardo ve benzeri sportif oyunların oynanmasında ise beis
yoktur.
194- Erkeklerin altın yüzük ve altın takısı takınmaları caiz midir?
Buhari'nin Azib
oğlu Bera'dan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: "Rasulüllah (S.A.V.)
bize altın ve gümüş kap kullanmayı, attın yüzük takmayı ve ipekten dokunmuş
elbise giymeyi yasakladı" buyurulmuştur. Bir başka hadis-i şerifte:
"Altın ve gümüş bardaktan su içmeyiniz; bunların kaplarından yemek de
yemeyiniz" buyurulmuştur.
Bu itibarla,
altın ve gümüşten mamul kap kullanmak, kadın erkek, bütün Müslümanlar için
haramdır.
Altın kolye,
altın yüzük ve altından yapılmış diğer takıları takınmak ve ipek kumaştan
yapılmış elbise giymek ise, kadınlar için caiz görülmüş;
erkeklere
yasaklanmıştır. Gümüş yüzük haricinde demir, tunç, bakır ve benzeri madenlerden
yüzük kullanmak caiz değildir. Yüzükte kaş olarak kullanılan taşlar, akik,
yeşim ve benzeri taşlar olabilir.
195- Erkekler gümüş yüzük takabilir mi?
Erkeklerin
gümüşten yapılmış yüzük takmaları caizdir.
196- Kolye ve maskot taşımanın hükmü nedir?
Dinimizde erkeğin
kadına, kadının da erkeğe benzemeye özenmesi caiz değildir. Karşı cinse benzeme
özentisi ciddî bir rahatsızlıktır. Kolye ve maskot gibi şeyler kadınların
taktığı şeylerdir. Esasta bunların erkek tarafından takılmasında bir beis yoksa
da erkeğin şahsiyetine uymayan ve hafif tipleri çağrıştıran görünümleri İslam
hoş görmez. Kolye olarak Hıristiyanlığın sembolü olan haç'ı takmak ise haramdır.
197- Türkçe meal okumak hatim yerine geçer mi?
Kur'an-ı Kerim,
hem lafzı hem manası ile Kur'an’dır. Lafzı da, manası da ilahidir. Bu itibarla,
Kur'an mealleri Kur'an hükmünde değildir. Yüce Rabbimizin öğüt ve buyruklarını
öğrenmek maksadıyla, Kur'an-ı Kerim'in meal ve tefsirlerini okumak güzel ve
sevaplı bir iş ise de bunları okumakla hatim indirilmiş olmaz.
198- Hz. Peygamberimiz Hz. İbrahim soyun-dan mıdır? Bu duruma göre Hz.
İbrahim'in Yahudilerle bir ilgisi var mıdır?
Hz. Peygamber,
Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail (a.s.)'ın; Yahudiler de yine Hz. İbrahim'in
diğer oğlu Hz. İshak'ın oğlu Yakup (a.s.)'ın soyun-dandırlar.
199- Hz. Peygamber'in nübüvvet mührü hakkında bilgi verir misiniz?
Mühür, bir
belgenin doğruluğunu tasdik için yazıların sonuna basıldığından, hem son
anlamını , hem de, tasdik anlamını içerir. Yani Hz. Muhammed (S.A.V.) hem
peygamberleri sona erdiren, son peygamberdir. Hem de bütün peygamberleri
doğrulayıp belgeleyen ilahi bir mühür gibidir.
Allah'ın ilk
peygamberi Hazreti Adem'dir. Son ve en büyük peygamberi de bizim peygamberimiz
Hz. Muhammed (S.A.V.)'dir. Bu yüzden peygamberimize, peygamberliğin mührü ve
peygamberlerin sonuncusu anlamında "Hatemü'l-Enbiya" denilmiştir.
Ahzap suresi 40. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: "Muhammed, sizin erkeklerinizden
hiçbirinin babası değildir. Fakat 0, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin (mührü)
sonuncusudur."
Peygamber
(S.A.V.) çevresindeki devletlerle olan ilişkilerde kullanmak üzere bir mühür
kazdırmış, üzerine; "Muhammed Rasulüllah" yazdırmıştı. Başkalarının
aynı yazı ile mühür edinmelerini de yasaklamıştı.
200- Hz. Halid b. Velid'in Peygamber Efendimiz'in kesilen saçlarını
uğur için taşıdığı ne derece doğrudur?
Halid b. Velid
Yermuk savaşında sarığını kaybetmişti. Uzun süre aranması sonucu bulunduktan
sonra şunları söylemiştir: "Resulullah umre yapmaktayken başını tıraş
ettirmişti. Saçını sahabe kapıştı. Ben ise daha atik davranıp alnından düşen
saçlarını aldım ve şu sarığımın içine koydum. O günden beri bu sarık başımda
iken, hangi savaşa girsem mutlaka başarı kazandım."
Halid b. Velid'in
bu sözleri bir çok siyer ve tabakat kitabında yer almıştır.
Yine siyer'e dair
eserlerde, Hz. Peygamber (S.A.V.) tıraş olduktan sonra mübarek saçlarını
dağıtan Ebu Talha'ya, Halid İbn Velid'in kendisine de ayırması için ricada
bulunduğu, Ebu Talha da bu ricayı kırmayarak Peygamberimizin alnının üstünden
kesilen saçlarından kendisine verdiği nakledilmektedir.
Bu ve benzeri
olaylardan ve rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, Rasülüllah (S.A.V.)'in mübarek
saçları ile teberrük caizdir. Teberrük kasdı ile bunlar saklanabilir ve
başkalarına hediye olarak da verilebilir.
201- İctihad ne demektir?
İctihad kapısı kapanmış mıdır?
İctihad, sözlükte
bir şeye ulaşmak için, bütün gücü sarfetmek demektir. Dinî terim olarak
ictihad, dini hükümleri delillerden çıkarmak için müctehidin bütün gücünü
sarfetmesidir.
İctihad edebilmek
için, ahkam ayet ve hadislerinin sözlük ve dinî terim olarak manalarını, hangi
hükümlerle icma olduğunu bilmek, kıyasın da şartlarını, illetlerini,
hükümleriyle kısımlarını, makbülünü, merdudunu bilip bu hususlarda bir ilmî
meleke sahibi olmak gerekir. Böyle bir yeteneğe sahip olan zata müctehid denir.
İctihad bir zamana bağlı değildir. Yukarıda belirtilen şartları haiz olan her
alim, ictihad yapabilir.
202- Her yüzyılın başında dinî hükümleri açıklayarak, ümmetin dinini
kuvvetlendirecek alimlerin gönderileceğini bildiren hadis doğru mudur?
Cenab-ı Hakk'ın,
her yüzyılın başında, bu ümmetin dinini yenileyecek müceddid alimleri
göndereceğini ifade eden hadis-i şerif bazılarına göre sahihtir.
Bu hadis-i şerifi
Ebu Davud, Hakim, Beyhakî ve Taberanî rivayet etmişlerdir. (Mişkatü'l-mesabih,
1/82, Hadis No: 247; keşfü'1-Hafa, Hadis No: 740). Ancak, Buharî, Müslim gibi
alimler bu hadisi sahih görmemişlerdir.
203- Bazı tarikat mensuplarının şeyhlerinin resimlerini taşımaları ve
öpmeleri nasıldır?
İster şeyh, ister
alim veya herhangi bir büyüğün resmini, ona ta'zim ve ondan himmet beklemek
niyetiyle taşımak ve öpmek caiz değildir. Çünkü bu, hem dinimizin "Sadece
Allah'tan yardım dileme" prensibine aykırı; hem de batıl din mensuplarının
resim ve şekillere tapmalarına benzemesi açısından mahzurludur.
Fakat tazim ve
yüceltmek veya ondan yardım dilemek, medet ummak niyeti olmaksızın sadece bir
hatıra olarak bir kimsenin resim ve fotoğrafını bulundurmakta bir sakınca
yoktur.
204- Ayetleri yorumlamak ne demektir?
Ayetlerin
yorumlanması, onların tefsir edilmesi anlamındadır. Terim olarak tefsir:
İnsanın gücü, aklı ve bilgisi nisbetinde Kur'an-ı Kerim'i açıklamaya gayret
gösterip, Allah'ın murad ettiği manaya ulaşmaya çalışması demektir.
Kur'an-ı Kerim'de
bir muhkem bir de müteşabih ayetler vardır. Muhkem, yorumunda tereddüde yol
açmayacak kadar manası açık olan ayetlerdir.
Müteşabih de
manası tam olarak anlaşıldığı söylenemeyen, tam manaları zaman içinde ilmin
gelişmesiyle daha iyi anlaşılabilen ayetlerdir.
Bu güne kadar
gelmiş geçmiş tüm müfessirler bu gibi ayetleri tefsir ettikten sonra; "biz
ilmî gücümüzle bu yorumu yaptık. Allah kendi muradını daha iyi bilir"
derler. Bir çok yorumcunun yorumu -zamanla ilmî keşif ve bilginlerin
artmasıyla- eskir ve ayetlerin yeniden yorumlanması gerekebilir. Bu da Kur'an-ı
Kerim'in her dem yeni ve taze olduğunu gösterir.
205- "İslam cemaatına tabi olmadan ölen, cahiliyyet ölümüyle
ölür" sözü ne derece doğrudur?
Bu söz, Buharî,
Müslim ve Ahmed b. Hanbel'in İbn-i Abbas'dan rivayet ettikleri bir hadis-i
şerifin bir kısmıdır. Bu hadis-i şerifin tam metni şöyledir:
"Bir kimse
devlet başkanından hoşlanmadığı bir şey görürse sabretsin. Zira her kim
cemaatten bir karış ayntır da ölürse, bu bir cahiiiyyet ölümüdür." (Kamil
Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, 12/292, No: 2112; Müslim, Sahih 3/1477, No:
1849, imare, 55, 56 Trc. Ahmed Davudoğlu 9/19-21)
Bu manada
Abdullah İbn-i Ömer'den, Ebu Hüreyre'den ve daha bir çok sahabeden rivayet
edilen sahih hadisler vardır. Bu hadisler, toplum dan ayrılmamanın ve fasık ve
zalim bile olsalar, masiyeti emretmemek şartıyla amirlere itaatın gerektiğini
ifade etmektedir.
"Cahiliyyet
ölümü", "dinsiz" ölmek demek değildir. Cahiliyyet devri
insanları, otorite tanımaz, kimseye itaat etmez başıboş kimselerdi. Amirine
itaat etmeyip toplumdan ayrılan bir Müslüman da onlara benzeyeceği için asî
olmuş o!ur, demektir.
206- Vatan mı önemli din mi? Vatanı kabul etmeyenlere ne demeli?
İnsanın dini de,
vatanı da kutsaldır. Bunların hangisi daha önemli diye bir ayırım yapılması
uygun değildir. Esasen bunlardan birini tercih mecburiyeti de yoktur. Dini
olmayanın vatanın değerini kavrayamadığı gibi vatanı olmayanın da esaret
altında dinini yaşaması mümkün olmaz. Bundan dolayı vatanı düşman saldırısından
korumak dinimizin en önemli emirleri arasındadır. Dinimize göre insanların en
hayırlıları vatanı uğrunda malları ve canları ile düşmanla çarpışanlardır.
Yardımın da en hayırlısı en faziletlisi bu yolda çarpışan gazilere, bu uğurda
canlarını feda eden şehitlere yapılan yardımdır. Malıyla canıyla bu vazifeye
katılmaya muktedir olmayanların da kalemleriyle dilleriyle buna katılmaları
gerekir. Bir hadis-i şerifte: "Müşriklerle mallarınızla, canlarınızla ve
dillerinizle cihad ediniz" diye buyrulmuştur. (Riyazü's-Salihin, 1/572 No:
1354; Ebu Davud;
Sünen, 3/22 No: 2504, Cihad, 18; Sünen 6/7,
Cihad, 3)
207- "Vatan sevgisi
imandandır" sözü hadis-i şerif midir?
Bu sözün ifade
ettiği mana doğrudur. Ancak hadis yani Peygamberimizin sözü olarak sabit
değildir.
208- Askere gitmek istemeyenin durumu nedir?
Dinimiz bize
cihadı, yani bir takım kutsal değerler uğruna düşmanla savaşmayı emreder.
Askerlik; malı, canı, namusu, dinî, nesli ve bütün bunların içinde barındığı yurdu
korumak için yapılır. Bu görev bazen farzı kifaye, gerektiğinde de her Müslüman
üzerine farzı ayın, yani dinî bir vazife olur. Pek çok ayet ve hadis bu görevin
önemini anlatır. Askerlikten kaçmak, hadis-i şeriflerde kafirlikle eş tutulan
büyük günahlardan biridir. Hem bu dünyada hem de ahirette cezası çok büyüktür.
Bu nedenle hakiki şehitlik mertebesine de sadece devletin organizesindeki
savaşlarda ulaşılabilir. Meşru devlete başkaldıran eşkiyanın safında ölmek
şehitlik değildir. Bir hadiste "Malın-dan, kanından, dininden ve
çoluk-çocuğundan dolayı öldürülen şehittir" buyurularak bu konu • veciz
bir şekilde ifade edilmiştir. (Tirmizi, A. Hanbel)
209- Avrupa'da emekli olan memleketine dönmek zorunda mıdır?
Müslüman’ın
hayırlısı, ne dünyasını ahireti uğruna, ne de ahiretini dünyası uğruna feda
etmeyen, belki her ikisinden de payını alandır. Kendinin ve çoluk çocuğunun
dinî ve ahlakî ölçülere bağlı kalarak, İslam'a, onun ahlak kurallarına bağlı,
vatan sevgisine sahip olarak asimile olmadan, iman ve ibadetinden taviz
vermeden, yaşamlarını devam ettirecekleri, çevrelerine İslamî açıdan da örnek
olacakları sürece yurtdışında kalmalarında bir sakınca olmaz.
Ancak, dünyadan
payinı almış olan bir Müslüman kendinin ve yakınlarının din ve ahlak bakımından
bozulacağı, millî benliğini, vatan sevgisini kaybedeceği ileri de çocuklarının
veya torunlarının asimile olup dinî ve millî değerlerine karşı yabancılaşma,
kültürünü ve kimliğini unutma tehlikesi söz konusu olacaksa, bir an önce
vatanına dönmesi, kendini ve sorumlu olduğu neslini bu tehlikeden koruması
gerekir. Zira her Müslüman’ın hem nefsini hem de ehlini cehennem ateşinden
koruması Allah'ın emridir.
210- İslam dininde muska yapmak, taşımak, okuyup üflemek var mıdır?
Dinimiz insan
hayatına ve sağlığına büyük değer vermiş; bunların korunmasını istemiştir.
Sağlığı korumak insanın vazifesi olduğu gibi, hastalandığı takdirde sabretmek
ve her imkana başvurarak hastalığın tedavisine çalışmak da dinî bir vecibedir.
Hz. Peygamber
(S.A.V.); hastalanınca tedavi olalım mı diye kendisine soranlara: "Tedavi
olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de ilaç ve tedavi yaratmıştır; bundan
bir dert müstesnadır ki o da ihtiyarlıktır" buyurmuştur.
Peygamber
(S.A.V.) hastalıkların tedavisini emretmiş, hastalandığı zaman kendisi de günün
şart ve imkanları ölçüsünde, ilaçlar kullanmış ve tedavi görmüştür. Ayrıca,
Cenab-ı Hak'tan şifa isteyerek dua etmiş; şifa talebi ile bazı sure ve ayet-i
kerimeleri de okumuştur, Böyle yapan kişilerin yaptıklarını da reddetmemiştir.
Ancak, okunan dualar anlaşılır ve şifa dileyen ifadeler olmalı; ayet ve dualar
tahrif edilmemelidir.
Ayet ve duaların
yazılıp, muska olarak taşınmasına gelince: Hz. Peygamber, uykuda korkanların
okumalarını tavsiye buyurduğu bir duayı, ashaptan Abdullah b. Amr'ın aklı eren
çocuklara öğrettiği, henüz aklı erecek yaşa gelmemiş olan çocukların da yazıp
boyunlarına astığına dair rivayete dayanarak, bazı bilginler bunun caiz
olduğunu söylemişlerdir.
Ancak, İbn-i
Abbas, ibn Mes'ud ile Hanefiler ve bazı Şafiîler de nazarlık vb. taşımasını
yasaklayan rivayetlere bakarak ayet ve duaların yazılıp taşınmasının caiz
olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.
Muskacılığın bir
meslek haline gelmemesi, dinin ve dini duyguların basit çıkarlara alet
edil-memesi bakımından ayet ve duaların muska olarak yazılmaması, şüphesiz daha
uygundur. Çocuklara ve okuma bilmeyenlere bilenler, bir menfaat beklemeden
okuyabilirler.
Tıbbi tedavi
yanında telkin ve dua ile tedavi usulü, asırlar sonra, müspet ilmin de
dikkatini çekmiştir.
211- Ebced Hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
Ebced, Arap
alfabesinin ilk tertibi ve harflerinin taşıdığı sayı değerlerine dayanan hesap
siste-midir. Harflerin böylece tertibinden maksat ise, Arap alfabesindeki
harflerin kolay öğretilmesi ve hafızada kalmasını sağlamak için eski dönemlerde
geliştirilmiş bir formül olup, bir anlamı bulunmayan kelimelerinin ilki
"ebced" şeklinde okunduğu için bu adla anılmıştır.
Hemen her
alfabedeki harflerin çok eskiden beri rakam olarak birer karşılığının bulunduğu
bir başka deyişle harflerin rakam yerine kullanıldığı
bilinmektedir.
Arap alfabesinin ebced tertibine dayanan
rakam ve hesap sistemi, Müslüman milletler arasında da kullanılmaktadır.
Edebiyatta olaylara, doğum ve ölümlere, zafer ve savaşlara tarih düşürmede
ustaca kullanılmıştır.
212- Cifir hesabı var mıdır? Mahiyeti nedir?
Arapça bir kelime
olan cefr sözlükte "sütten kesilmiş kuzu, oğlak; içi taşla örülmemiş geniş
kuyu" anlamına gelir. Terim olarak geçmiş ve gelecekten haber verdiği
iddia edilen ve ilmî bir esasa dayanmayan bir bilgi adıdır.
Rivayete göre
Ca'fer es-Sadık Hz. Peygamber'in soyundan gelenlerin geçmiş ve gelecekle ilgili
muhtaç bulundukları bütün gizli bilgileri bir kuzu ve oğlak (cefr) derisinin
üzerine yazmış ve muhtemelen bu yüzden bu bilgilere cefr denmiştir. Daha çok
Şia tarafından, geleceğe ait haberler ihtiva ettiği öne sürülür. Bunlar ne dinî
ne de ilmî gerçeklere dayanmaz.
Kur'an'a göre
gayb bilgisi uluhiyyet vasıflarındandır. Allah bazı Peygamberlerini dilediği
bilgilere muttali kılar.Kur'an'a göre gayba ait haberlerin yegane kaynağı
vahiydir. Şia'nın, Hz. Peygamber'in kendisine gelen vahiylerin bir kısmını
yalnız Hz. Ali'ye bildirdiğini iddia etmeleri, Rasulüllah'ın nazil olan
vahiylerin tamamını bütün ümmete tebliğ ettiğini ifade eden Kur'an ayetieriyle
çelişmektedir. (Maide 67; Hud 12; Kehf: 27) Ayrıca bu iddialar, Hz. Aişe, Hz.
Ali ve İbn Abbas gibi saha-bilerden nakledilen rivayetlere de
aykırıdır.(Buhari, llim, 39, Cihad, 71; Müslim, Edahi, 8; Müsned, 1,108).
Cefr'e dair
telakkiler, Batıni-İsmaili çevreler ve eski dini-felsefi kültürleri nakleden
kaynaklar yoluy-la İslam dünyasına girmiş, şiilerin çoğunluğu ile bazı sünni
alimler de bundan etkilenerek Cefrin, herkes tarafından merak edilen, geleceğin
bilgisini içerdiğini zannetmişlerdir. Ancak, vahiy sona erip tamamlandığına
göre cefr ile geleceğe ilişkin kesin bilgiler ortaya koyma düşüncesi, iddiadan
öte bir şey değildir. Ayrıca, cefr işlemlerinde kullanılan metinler ilmi
kurallara dayanmaktan uzak ve bilmece niteliğindedir. Gazzali de
"harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği konusunda
hiçbir tutarlı ve ilmi delil yoktur" (Fedailü'l-Batıniyye, s. 66-71)
demektedir.
213- Yehovacılık nedir? Yehova kimdir? Gayeleri nedir?
YEHOVA ŞAHİTLERİ
Yehova Şahitleri
adlı örgütün kurucusu bir papaz olan Charles Taze Russel (1852-1916)'dir.
Yehova şahitleri ile ilgili kitaplarda "Bin yıllık kral-lığın
peygamberi" olarak kabul edilir. Önceleri
Protestan
Presbiteryan kilisesine bağlı iken, sonra Protestan Congregasionalist
kilisesine geçip oraya üye oldu. Kendisi ilkokul mezunudur. Bu kiliseden de
ayrılarak Hıristiyanlığı tekrar incelemeğe başladı. Çevresine kendisinin bir
çoban olduğunu söyledi.
Russel, satışa
çıkardığı bir buğdayın az miktarının bile çok fazla ürün vereceğini, bu
buğdayın mucizeli olduğunu ilan etti. Buğdayın içindeki büyük mucizeye
inananlar bir avuç buğdayı 60 Dolara alarak ektiler. Fakat doğru dürüst bir
mahsul alınmayınca dolandırıldıklarını anlayanlar mahkemeye verdiler. Mahkeme
huzurunda bu buğdayın diğer buğdaylardan farkı olmadığını itiraf etti ve mahkum
oldu.
Bu örgüt bir
zamanlar Russelizm veya ciddi İncil araştırmaları adıyia anılmış ve reformcu
Luthercilik olarak görülmüştür. Hedefleri tanrının denetiminde İsa'nın
krallığında bir dünyla krallığı, tek tip toplum tek dernek düzeni kurmaktır.
Örgüt 1884
yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınmıştır.
Yehova:
Yehova
kelimesinin aslı "Yahve"dir. Galat olarak Yehova şeklinde
kullanılmaktadır. Yahve İsraillilerin milli ilahlarının adıdır. Örgüt önceleri
"Russel" tarikatı adıyla çalışmasını sürdürüyordu.
26.7.1931
tarihinde tanrının şahitleri anlamında olan "Yehova şahitleri" adıyla
kendilerini göstermeyle başlamışlardır. Örgüt literatüründe adları bazen
"Hıristiyan Yehova Şahitleri", "Hıristiyan şahitler" olarak
da geçmektedir.
Yehovacıların kutsal
kitabı Hıristiyanların kutsal kitabı olan İncil’dir. 1950 yılındaki yeni
çevirmede kitabın metnine 200'den fazla Yehova adını katmışlardır.
Hıristiyanlığın kutsal kitabı 66 kitaptan ibarettir. Bunların 39'u Yahudilerin
de kutsal kitabıdır.
İsa'nın dünya
krallığının başladığını ileri sürerek devletlerin ve hükümetlerin sonunun
yaklaştığını, tarihler vererek ortaya atmışlardır. Bu tarihler, 1914, 1918,
1925 ve 1975'tir. Fakat iddialarının hiçbiri gerçekleşmemiştir.
Yehovacılar 66
kutsal kitaba kattıkları yeni yorumlarla ayrı bir akım,ayrı bir Hıristiyanlık
mezhebi şeklinde görünürler. Bazı Hıristiyan mezhepleri İsa'yı ilahlaştırır ve
malum üçleme içinde sayar. Yehovacılar için tek ilah Yehova olmakla birlikte,
onun yanında ilaha eşit olmayan fakat aynı zaman-da onun oğlu olan insan üstü
bir varlık vardır. O da İsa'dır. İsa Yehova’nın sağında yer almıştır ve onun
oğludur. Bu şekilde bile İsa’yı ilah olmaktan çıkarmaları ve ruhu kabul
etmemeleri katolik, ortodoks ve bazı protestanları kızdırmıştır.
Hıristiyanlıkta
insanların doğuştan suçlu olduğuna inanılır. İnsan bu suçundan kendisi değil,
ancak İsa'nın yardımıyla kurtulur. Yehovacılarda bu ilkeyi benimserler. İslam
dininde ise insan doğuşta günahsızdır. Herkes kendi işlediğinden sorumludur.
Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez. (Fatır: 18)
Müslümanlara
inançlarını aşılamak için Hıristiyan yönlerini gizlerler. Kiliseye gidildiğini
söylerler ve çok zaman Yehova yerine Müslümanlara mü'nis gelmesi için
"Allah" ve diğer İs!amî terimleri kullanırlar. Yehovacıların
kendilerinde ibadet yok demeleri doğru değildir; kendilerine göre dua,
Hıristiyan kutsal kitabından parçalar okumaktan ibarettir. Ayrıca vaftiz ve
şükran yemeği de vardır.
Yehova şahitleri
ahirete inanmaz. Cennetin dünyada olacağına, İsa'nın oradaki krallığına
inanırlar. Ruhun ölmezliğine inanmazlar. Üçleme inancını yorumlamaları bazı
Hıristiyan mezheplerden farklı olmakla birlikte onu reddetmezler. Kutsal ruh'a
inanırlar ve onu cismani değil ruhani olarak telakki ederler. İsa'nın doğum
günü (Büyük paskalya yortusu)'nda özel yemek yemezler. Dünya onlara göre
bakidir. Devlet yerine "Yeni Dünya Derneği"ni kabul ederler.
Kendilerini bir millete ve vatana bağlı hissetmek şöyle dursun, bu düşüncelere
tamamen karşıdırlar. Bazı Hıristiyanlıktan gelen önemli inançları benimser
görün düklerinden kendilerini asil Hıristiyan olarak gösterirler. Bu yönleriyle
bir Hıristiyan mezhebi gibi görünseler de, diğer yönleriyle milletlerin ve
devletlerin varlığını, mevcut iktisadî, ictimaî, millî, siyasî, rejimî, hukukî
düzeni ve hudutları reddet-tiklerinden diğer mezheplerden farklılıklar
gösterirler.
Bayrağa karşı
çıkarlar. Bayrak sevgisini tapınma olarak algılarlar. Milliyet ve vatan
sevgisini reddederler. Vatan bütünlüğü, vatan savunması ve istiklal
mücadelesine ve askerlik yapmağa karşıdırlar.
Görüldüğü üzere
Yehova şahitleri sadece bir vicdanî inanca sahip kişiler olmayıp aktif, faal
bir örgütün elemanı ve eylemcileridirler. Örgütteki rütbeleri, direktörlük,
bölge yöneticisi, şube yöneticisi, eyalet yöneticisi, çevre yöneticisi ve
toplantı hizmetçisi veya yöneticisi şeklinde sıralanır.
Bu teşkilat iç
içe kurulmuştur. Kaç memlekette faaliyet halinde ise her memlekette 7 kişiden
oluşan bir komite kurarlar.
Baş büroları New
York'tadır. Burası karargahtır. Diğer memleketlerde de şube, bölüm büroları,
hatta ayrı basım ve dağıtım evleri kurulmuştur.
|